Televizyonda Görünüyorum, Öyleyse Varım!

<br/><a href="http://oi59.tinypic.com/2j3450k.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>
Televizyonda Görünüyorum, Öyleyse Varım!

Heidegger Dünya Resmi Çağı başlıklı yazısında Descartes’in, özne yani “subjektum” kavramının anlamını kökten değiştirmiş olduğunu ifade eder. Descartes’den önce subjektum, varlıkların her tür temeli olarak “‘Ben’le hiçbir ilişkisi olmayan” bir şey olarak tasarlanırdı. Ancak Descartes ile birlikte radikal bir değişim yaşandı: Descartes insanı birincil ve tek gerçek subjektum haline getirdi. Descartes’ın böylece insanı ‘olanın’ bağlantı merkezi yaptığını, varolanların, salt merkezdeki insan tarafından bakılan bir “şeye” dönüştüğünü iddia eden Heidegger’e göre, Descartes’in vurduğu asıl darbe “varlık” kavramınaydı. Varlıklar “cogito”dan sonra artık var olamazlar, bir sanat yapıtındaki gibi “mevcudiyete çıkamazlardı. Böylece öznenin karşısında nesne ve tüm dünya tam bir pasifliğe indirgenir ve dünyaya Kartezyen “cogito” tarafından el konulur!

Descartes, insanı özne statüsüne çıkararak ve onu merkeze, her şeyin ilkesi olarak yerleştirerek, nesne ile özne arasındaki birliğe kesin bir darbe vurur ve modern teknolojinin tabiata mutlak hâkimiyet kuran karakterini oluşturur. Heidegger, modern bilimin ve teknolojinin tabiata yönelik despotluğunun kökeninde Descartes’in Kartezyen felsefesini ve sonrasında gelişen Aydınlanma geleneğini bulur.

Descartes’ten sonra gelen Batılı düşünürlerin Nietzsche’ye kadar olanların tümünün kökeninde Kartezyen felsefe ya doğrudan ya da eleştirel biçimde dolaylı olarak mevcuttur. Bu yüzden modern felsefenin kurucu ismi ve babası olarak Descartes’i görsek çok büyük hata yapmamış oluruz. Öznenin ferdi bilincini her şeyin ilkesi, bilginin tek öznesi yapan Descartes, Küllî Akl’ı ve vahyi görmezden gelmesiyle, insanı Allah’a bağlayan iplerin büyük çoğunluğunu koparır. Akl’ın “kontrolünden” çıkan cüzî akıl, sarhoşluğu ile kendisini bağlayan ne kadar ilke varsa biçmeye başlar böylece. Hümanizm ve “demokrasi”, cellâtlar “medeniyetinin” bir göz boyaması olarak, eşref-i mahlûkat olan ve Varlık’la bağı daim olan insanın yerine, Varlık’la ilişkisi sonlanmış ve tam bir yeryüzü canavarı hâline dönüşmüş bireyin merkeziliğinde inşa edilir.

Başlangıçta, Allah’ın ipleriyle yukarıya bağlı olan insan, elinde, sonsuz yüzlü saydam; ışıkları yüzeylerinden bakışa göre yansıtan ya da içerdeki hazineyi gösteren bir mücevher taşıyordu. Bilgi mücevheri, kendisini oluşturan türlü bilme yöntemlerini, içinde gizli olan tek bir Hakikatte birleştiriyordu her seferinde. Tek tek yüzeylerden içeri bakınca görülemeyen mücevherin çekirdeği, ancak tüm yüzeylerin muhteşem uyumuyla ve çok özel bir tutuş ve bakışta görünür hale geliyor ve ortaya bilginin tevhidi ortaya çıkıyordu. Orada oluş ve kaos uyuma, çokluk da birliğe dönüyordu.

Cellâtlar, insanı yukarıya bağlayan ipleri koparırken, o mücevherin çeşitli yüzeylerinden bakmaya çalışıyorlar ama hiçbir yüzeyden hiçbir şey göremiyorlardı. Çünkü sırrı ve hikmeti unutmuşlardı. Descartes büyük cellâtların ilki olarak o mücevheri yere çaldı. O mücevher parçalandı ve bir yanından tek yüzeyli bir cam parçası çıktı. Büyükçe bu cam parçasından içeride bir şeyler görünebiliyordu artık. Ve bu görünene Hakikat demeye başladı insanlar. Cogito’nun hakikat olarak kutsanması ile birlikte, çok yüzlülüğün oluşturduğu birlik, tek yüzlülüğün oluşturduğu “çokluğa” teslim oldu. Akılcılığın ve bireyciliğin mutlak hâkimiyet kurmasıydı bunun adı. İnsan, artık nereye baksa sadece kendi egosunu görüyordu. Mücevher kırılmış ve onun küçük bir parçası olan cam parçası mücevher konumuna yükseltilmişti. “Yukarı” ile kalan son bağlar da kopmaya başlamıştı böylece.

Descartes’ten sonra gelen, onun üzerine koyan ya da onu eleştiren düşünürler Kartezyen düşüncenin boyunduruğundan kurtulamadılar. Bağların koparılmasıyla birlikte Seyyid H.Nasr’ın dediği gibi cüz-i akıl, gerçekliği yönteme, zamanı saf niceliğe, tarihi aşkın bir boyutu olmayan sürece indirmekten başka bir şey yapamazdı. Ebediliğin içinde anlam kazanan zaman, Ebediyetten soyulunca her şeyin kaynağı olarak kutsandı. Dikey boyut kaybolunca yatay boyuttaki uzamı ve Ebedilik olmayınca bir anlamı olmayan zamanı doldurmaya çalışan bir düşüncenin, her varlığı ve düşünceyi bir virüs gibi istila etmesi kaçınılmaz hâle geldi böylece. Tarihselcilik, modernliğin bir süreci ve sonucu olarak ortaya çıktı.

Descartes’ı ve sonradan gelen Aydınlanma düşüncesini eleştiren düşünürler dahi, Nasr’ın ifade ettiği gibi zamanın niteliksel ve Ebedilikle kesişen yönlerini görmeyip, her şeyi oluşun ırmağına terk ettiler. Oluşun ardındaki uyum ve birliği göremediler. Böylece Mutlak, göreceli olana, daimî olan da değişkene indirgendi. Dil tek boyutlu hale geldi. Hikmetle ilişkili yönlerini kaybeden dil maddi uygarlığın aracı olarak meta haline geldi ve sonra da kutsandı. Dilin ilahî kökeninin görmezden gelinmesi Rasyonalist geleneğe ait bir kopuş olsa da, bu geleneği eleştiren Batılı düşünürler, dili, “bizatihi kendinde bir varlık olarak” Hümanizmin çekilmesiyle insanın boşalttığı yere yerleştirdiler. Her boşluğun doldurulması modern postmodern bütün Batı felsefesi geleneğinde sapıkça bir eğilim olarak süregeldi. Zira Allah’ın boşalttığı alan kolay kolay ikame edilemiyordu!

Post / ultra-modern çağlarda yeni bir sürece girmiş bulunuyor insanlık. Descartes’in “Cogito”sun ve Aydınlanma eleştirmenlerinin “dil”inden sonra, yeni bir “bizatihi kendinde varlık” işgal etmeye başladı görüş alanımızı. Görme / görünme, varolmanın yegâne biçim ve yöntemi hâline dönüştü. Sinema sanatını teknolojik olarak besleyen gelişmeler, özellikle gösterme aygıtlarının toplumsal alana yayılıp her bölgeyi işgal etmeye başlaması, televizyonu bir “kendinde varlık” olarak her şeyin merkezine yerleştirdi. Descartes’in her şeyin ancak “Ben”im yoluyla anlam kazanacağı, evrenselin bile “subjektum”un merkeziliğinde kurulacağı yönteminin yerine önce dil, şimdi de görüntü / görünme geldi. Özelde televizyon, içinden, üzerinden “görünmeyen” her şeyin varlık statüsünden atılacağı bir merkezi konuma yerleşti. Yeni bağlantı merkezi ve tüm varlıkların ancak “oradan bakılarak” görülebileceği bir “bizatihi kendinde varlık”…

Bu gelişmeler, sinemanın ikili varlığı ile ilgiliydi. Sinema bir yönüyle modern düşünce mirasını devralırken, öte yanıyla o mirası eleştirme ve kadim düşünme biçimlerinin yeniden inşasının yollarını gösterme potansiyeli taşıyordu. Sinemanın imkânlarının ikincisi sadece büyük “münzevi” yönetmenlere nasip olurken; ilkini, sinema ve televizyon adına devralanlar, post-modern soysuzluğun icadında büyük “katkılarda” bulundular. Büyük münzevi yönetmenler, aynı büyük geleneklerin sanatçı, âlim ve hakîm kişiliklerinde (ki genelde hepsidir) olduğu gibi, kendilerinin “yokluğunu” ortaya koydukları hayat parçasının varlığının garantisi yaptılar. Görünmeyi değil, hakikatin temâşâ etmesini amaç edindiler. “Bilinmeyi” değil, bir hadisi kudside buyrulduğu gibi“Bilinmeyi Sevdim, mahlûkatı yarattım” diyen Rabb’in bilinmesini / marifetullahı amaç edinen, bizim geleneğimizin sanatçı / âlim / hakîm kişiliklerinde olduğuna çok benzer bir münveziliktir bu tür yönetmenlerinki…

Deleuze, çağımızda düşüncenin / felsefenin yerine reklamcılığın, sosyolojinin geldiğini söylerken ve tüm büyük düşüncelerin ölmeye başlamasından dem vururken, bir anlamda televizyon kültürünün yönlendirdiği bir dünyanın ipuçlarını verir. Varolan ontolojisinin temeline oturan ve görünme / gösterme şehvetlerini sonuna kadar kullanan televizyon, her tür insani “yaratımın” ancak kendisinden hareketle “ehliyet” alacağı bir mekanizma hâline dönüşür. İnsanları hunharca bir yalancılıkla yönlendiren reklamlarla “varlığını” sürdüren televizyon, diğer tüm programlarıyla toplumsal ve bireysel alanları işgal etmeye başlar. Artık televizyon dışında bir dünya, mümkün bir dünya değildir. Ya karşısında, “bir gün orada görünme hevesini canlı tutarak” oturacak ve hayranlıkla orada arzı endam eden tele-kişilere bakacaksınız, ya da yok olmayı göze alacaksınız! Başka bir imkânınızın kalmadığı yeni bir big brother dünyasıdır post-modern televizyon çağı! Vizontele’de “Zeki Müren de bizi görecek mi” sorusu gerçek olmuş, “televizyonun gözünün” her şeyi şekillendirdiği, belirlediği bir ağlar çağında tutsak hâle gelmişizdir.

Toplumsalın, siyasetten spora, ahlâk, zevk ve beğenilere kadar her alanının, televizyon tarafından belirlendiği bu ağların, örümcekleri de tele-kişilerdir işte. Beğenilerinizi, günde bilmem kaç defa kafanıza vura vura belirleyen reklamcılar; spordan siyasete kadar kahve muhabbetinden hâllice programlarda cirit atan, adeta televizyonlarda yatıyorlarmış hissi uyandıran tele-aydınlar; propagandanın her türünü meşru gören haber yapımcıları, size sahtelik dolu hayatları gerçek diye sunan ve lastik gibi uzatılabilen dizilerin yapımcı, yönetmen ve oyuncuları…

Görünme / gösterme çağının ağlarının örümcekleri, bu ağlara mahkûmiyetlerini, bu ağlara düşecek avlarından beslenerek kamufle etmeye çalışırlar. Efendimiz’in (s.a.v) “bir günü bir gününe uyan kayıptadır” hadisinin tam tersi şekilde, on beş, yirmi yıldır, rahat koltuklarında hep aynı şeyleri yazan köşecilerin artık bir de televizyon köşeleri olmuştur! “Yandaşı” oldukları televizyonlarda, ondan ötekine dolanıp duran ve hiç kendilerinden sıkılmadan aynı şeyleri bin defa konuşabilen garip bir türdür tele-aydın türü… Ancak, aynı dizi oyuncularının “sıradan vatandaşa” yaptığı türden bir soysuzlaşmadan sorumludur tele-aydın. Münevver olmayı, televizyonlarda görünme şartına bağlayan ve adeta “televizyonda görünüyorum, o hâlde varım” mottosunu, yani neo-cogitoyu icra edenlerdir bunlar.

Görünme / gösterme çağı, her şeyden önce, kadim vahiy geleneklerinin hepsine ters bir aydın profili yarattı. Tarkovsky, Mühürlenmiş Zaman başlıklı kitabında Ortaçağ Japon şairlerinin, ünlendiklerinde, her şeyi bırakıp, yeni bir isim, meslekle yeni bir şehirde yeni bir hayata başladıklarından bahseder. Kadim bilge böyle bir şeydir işte! Post-modern çağların, görünme şehvetinden başı dönmüş, kokmaya yüz tutmuş bir kibri yüzünden okunan ve ancak televizyonlarda görünerek ya da köşelerde reklamı yapılarak “satılan” garip bir şehvetin adı olan “tevazuun” değil, “ontolojik tevazuun” ahalisidir kadim bilgeler…

Adını açıkça koyalım: Bu çağın en büyük, en yaygın ve en şifasız hastalığıdır görünme şehveti. Zira tam da modern düşünceyi / sanatı yaratmış olan cogito’nun yaptığına benzer bir kötülüğün ürünüdür. Allah’ın “boşalttığı” yere, Kartezyen Ben’i koyan Descartes’in yaptığına benzer şekilde, tüm hakikatlerin kayıp olduğu bir bataklıkta her türlü hakikatin telafi edicisi, simülasyonu, tuzağı olarak “görünen / gösteren beni” koyar. Artık varolmanız, hayatta bir yer işgal etmeniz tümüyle görünmenize bağlıdır. Görünmenin tapınağı televizyonlar, görünme şehvetinin öznesi hâline dönüşmüştür.

Envai çeşit yarışma programlarından, türlü dizilere, aynı şeyleri hep aynı şekilde anlatan tele-köşecilerin “tartışma programlarına” kadar hayat, bizatihi bir televizyon programı hâline dönüşür. Okumak, tefekkür etmek, yalnızlığın ve “kalbini kâinata dayamanın” temaşaı yok, televizyonlarda arzı endam eden ve hep birbirine destek çıkan sürüler hâlinde dolanan tele-aydınların, bir televizyonda bin defa tekrarladıklarının hıfzedilmesi ve sosyal medyalarda reklamının yapılması vardır artık! Artık bir tek “kendinde varlık” vardır ve o da televizyondur. Diğer tüm “varolanlar” kendi varlıklarını ancak televizyonda görünme nispetine bağlı olarak inşa edebilirler. Düşünüyorsanız, televizyonda görünerek bunu “ispat etmeniz” gerekir. Bilginize mi güveniyorsunuz, mutlaka televizyon yarışmalarında bunun şovunu yapmalısınız. Her şey ama her şey “satılacak” kıvama gelinceye kadar ısıtılmalı ve televizyon tapınağının hegemonyası altında satışa sokulmalıdır!

Bin defa söyledim, bir kez daha ifade edeyim: Biz Müslümanlar, eğer teknolojinin ve onun getirdiği türlü “yeniliklerin” kapsamlı bir eleştirisine gitmezsek, git gide en sevmediklerimize daha da benzeyeceğiz demektir. Teknolojinin, görünme şehvetinin tutsağı olan, ama görünürde “tesettüründen” hiç vazgeçmeyen tuhaf pornografik yaratıklar hâline dönüşüyoruz git gide… Televizyonlarda arzı endam eden tele-aydınlara baktığımda, Müslüman kesim içerisine dâhil olduğunu varsaydıklarımızın pek çoğunun Ece Temelkuran’ların, Emin Çölaşan’ların, Ertuğrul Özkök’lerin yeşil kopyaları hâline dönüştüğünü görmek eğer bize ders vermeyecekse hiçbir şeyden ders almayacağız ve daha çok 17 Aralık’lar Gezi’ler göreceğiz demektir!


Enver Gülşen

Reklamlar

About ahmetturkan

ekonomist
Bu yazı HAYATA DAİR, MAKALE içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s