MEDENİYET, GÖNLÜMÜZE GÖRE YAŞAMANIN ADIDIR


“MEDENİYET, GÖNLÜMÜZE GÖRE YAŞAMANIN ADIDIR”

Hasan Aksakal ve Özlem Cavlak İskender Pala’nın misafiri oldu ve ortaya, medeniyet konusundaki teorik tartışmalarda dair hiç dile getirilmeyen ince ayrıntılarla süslenen, keyifli bir sohbet çıktı.

HASAN AKSAKAL: Hocam, “medeniyetimiz” konusunda söyleyecek sözünüz olduğunu bildiğimiz için size başvurduk. Nezaketinizi esirgemeyip bizi kabul ettiğiniz için çok teşekkürler. Öncelikle medeniyetin ne olduğuna ilişkin bir çerçeve tanım yapmanızı rica etsek, neler söylersiniz? Biliyorum, çok geniş bir kavram ama girizgâhımız mümkünse bu olsun isterim…
İSKENDER PALA:  Çok teşekkür ederim. Medeniyet kavramı kolay tanımlanabilecek yahut kolayca “budur” denilebilecek bir kavram gibi görünmüyor. Medeniyeti izah etmek için galiba önce kültürü izah etmek gerekiyor. Durduğumuz noktayı “sıfır noktası” kabul edersek, bunun bir geçmişi, bir geleceği olacaktır. Bulunduğumuz ânın mazisi ve istikbali olduğu gibi, toplumun geçmişiyle ilgili birikimlerine kültür, geleceğiyle ilgili tasavvurlarına medeniyet diyebiliriz. Kültür geriye yöneliktir, tarihe yöneliktir ve içinde barındığı düşünce sistemi, anlayış, inanış, güzel sanatlar, estetik, felsefe gibi pek çok alanı, geçmişten günümüze, yani hal-i hazıra kadar getirir. Bu, kültür malzemesi olarak bizim belki de üzerinde durmadığımız için medeniyetle bağlantısını fazla irdelemekten geri kaldığımız, uzak durduğumuz bir alan…

Dünyada medeniyet peşinde olan ve medeniyeti yaratabilen toplumlara baktığımızda bunların yüzyıllar, hatta bin yıllar boyunca düşüncede, törede, ahlakta, güzel sanatlarda, anlayışta, felsefede biriktirdikleriyle hayatı güzelleştirmeye çalıştıklarını, bunu başardıkları vakit de kendi medeniyetlerini yarattıklarını görüyoruz. Bunu başaran milletlerin bahtiyar ömürler sürdüklerini ve dünyaya bir şeyler bıraktıklarını söyleyebiliriz. İşte bu yüzden ben, medeniyetin göstergesi nedir denilse “gülümseyen yüz”dür derim. İnsanların yüzleri gülümseyebiliyorsa ve yaşanan hayat zarafet bulmuşsa, bir medeni hayatı ortaya çıkarmışsınız veya yaşıyorsunuz demektir. Elbette bunun ölçüsü, kültürel malzemeden, yani geçmişten bulunduğumuz noktaya, yani şimdiki zamana aktarabildiklerinizle doğru orantılıdır. Çünkü kültür bir toplumun hafızası sayılır ve hafızasını kaybeden bir insanın mutlu olması, gülümsemesi zordur. Öyle bir hafıza ki, doğuştan getirilmez, tarihten kazanılır. İnsan doğuştan kültür sahibi değildir. İçine doğduğu kültür onu şekillendirir. Dolayısıyla insanın kültüründen değil, bir toplumun kültüründen söz edebiliriz. İnsan hangi topluma ait ise, o toplumun kültürünü temsil eder ve onun peşinde yürür. Medeniyete gelince, o, toplumların, tarih boyunca sürükleyip getirdikleri, harmanlayıp topladıkları kültürlerini hayatın her alanına yayıp bireylere mutlu bir ömür sürme imkânı vermekle başarılır. Dolayısıyla medeniyet, gelecektir. Bir delikanlı, bir genç kız geçmişe ait bir şeyden bahsettiğinde kültürlü birisi olduğunu, ileride nasıl bir başarıyla kendini konumlandırmak istediğine dair ideallerini söylediğinde ise medeniyet kavramını ona iliştirebiliriz. Fakat medeniyetin ortaya çıkabilmesi için bütün kültür networkünün yahut kültüre dair tüm göstergelerin yaşanılan hayata yansıması lazımdır.

Özlem Cavlak: Hocam, sizin bir “selvi medeniyeti” kavramsallaştırmanız var, ondan bahseder misiniz?
İSKENDER PALA: Ben Uşaklıyım. Annem ve babam rahmetli olduğunda kabirlerinin baş ucuna birer selvi fidanı diktim ben. Çünkü bana şöyle söylenirdi çocukken: “Ölülerinizin başucuna bir selvi fidanı dikin, ta ki selvi orada her iki yana salınırken “Hu!” dedikçe kabirde yatan kişinin günahlarından birisi dökülsün.” Ben zannetmiyorum ki, selvi ağacı hu deyince oradaki mevtanın günahı dökülüyor olsun. Eğer böyle olsaydı dünyada her kötülüğü işledikten sonra, bir selvi fidanı her şeyi hallederdi. Ama ben sonraları şu derinliği ve zenginliği fark ettim. Selvi ağacı bir zamanlar laboratuvarda incelenmiş olmalı. O incelemelerin sonucunda bir takım botanikçiler, kimyagerler, fen bilimleriyle uğraşan âlimler selvinin özelliklerini tespit edip sonra onu mezarlıklara dikmiş olmalı. Bununla da kalmayıp insanları selvi dikmek için teşvik etmiş olmalı. Böylece mezarlıklar, yemyeşil selvilerle kaplı bir bağ, bir bahçe oluverecek, mezarlık ürkülen bir yer olmaktan çıkacak, hatta güzelliği gözünüze, estetik boyutu ruhunuza hitap etmeye başlayacaktır. Ama işin bundan daha önemlisi olan medeniyet kısmı şudur ki, bir âlim, selvi ağacının dezenfektan bir ağaç olduğunu keşfedecek ve ölülerin çürüyen etlerinin kokusunu emsin diye onu mezarlığa diktirecektir. Böylece bilimin ürettiği şey, kültür haline gelip herkes tarafından kullanılmaya başlanınca hayatı güzelleştirip medeniyet oluveriyor. Böylece kültür malzemesi herkes tarafından kullanıldıktan sonra kalıcı oluyor. Yüzyıllardır biz selvi fidanını mezarlıklara dikeriz. Bilmeyiz onun dezenfektan olduğunu ama şöyle düşünürüz. “Mezarlıklara selvi dikin ki, onlar hu dedikçe ölülerimizin günahları azalsın.”

<br/><a href="http://oi60.tinypic.com/2r5uas6.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

İşin medeniyet kısmı, yıllar ve yıllar sonra bir Nedim’in gelip şiirini söylemesi, yahut bir Yahya Kemal’in çıkıp
Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış
Yeniden açarmış her gün kanayan rengiyle
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle

Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin selviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter

demesidir. Sıralamaya göre önce bilim adamı üretecek, sonra bunu kültür haline getirip topluma yayacak, toplumun sanatçısı o toplumun gülümseyen yüzünden hayatı güzelleştiren katmanından yeni bir şey üretecek. Medeniyet Yahya Kemal’in şiiridir. Medeniyet Nedim’in şiiridir. Medeniyet selvi fidanlarının mezarlıklara getirdiği estetik boyuttur. Ürkütücü kabristanları bile yemyeşil bir alan halinde insanların ürkmelerini engelleyecek şekle getirmek ve bütün bunları birleştirmektir medeniyet.
Medeniyet kelimesini ilk defa “hadare” adıyla İbn Haldun’un Mukaddime’sinde görüyoruz. Daha sonra bu kavram üzerine doğuda pek çok araştırma yapılmış ve bu araştırmalar üzerine bir medeniyetin ne olması gerektiği sorgulanmıştır. Hadare yahut umran dediğimiz kelimenin içini ne dolduruyor sorusu çeşitli yüzyıllarda çeşitli cevaplara zemin olmuştur. Kimisi demiştir ki, medeniyet, kurallarını ‘Bilmediğim’in koyduğu güzel hayat sistemidir. Yani İlahi bir mesajın olmasının gerekliliğidir. Kimisi de demiştir ki medeniyet için İlaha, nebiye ihtiyaç yoktur. İnsanların düşünerek hayatı güzelleştirebilmeleri başarılırsa buna medeniyet denilebilir, denilmelidir. Mesela Molla Lütfi, Fatih çağında medeniyet için şeri bilimlerin ve pozitif bilimlerin eşit üretilmesi gerektiğini söyler. Kanuni çağında tam bir medeniyetin göstergeleri hayata yansımıştır. Bakın yüz sene önce Molla Lütfi’nin ideal dediği normlar, yüz sene sonra başarılıp insanların mutlu yaşadıkları bir dünyayı onlara getirmiş. Böyle bakıldığında medeniyetin içini dolduran bazı kavramlar ortaya çıkmıştır. Bu kavramları ben 13. yüzyıl âlimlerinden Maverdi’nin altı kuralına sadakatle sıralayabileceğimiz kanaatindeyim.

HASAN AKSAKAL: Nedir Hocam bu altı kural?
İSKENDER PALA: Hz. Peygamber’in Yesrib şehrini İslamiyet’in nuru ile birlikte nasıl medenileştirdiği, kız çocuklarını toprağa gömen o vahşi hayatı nasıl bir medeniyet haline getirdiğini anlatan şekliyle bakmalıyız konuya. Medine kelimesi medeniyet kelimesiyle eş değer ve ancak şehirde medeniyet üretilebilir. Medeniyet için yerlileşmek lazımdır. Göçebe toplumların medeniyeti olmaz. Göçebe bir toplumda ev yapmazsınız. Bahçe de yapmazsınız. Bahçe yapmayınca tabiatın güzelliklerini bir araya toplayamazsınız. Ev yapmadığınız için tavanınızı da kapatmaya ihtiyaç yoktur. Dolayısıyla bir süsleme sanatına da gerek kalmaz. Çünkü tabiat Allah’ın kudretiyle size her türlü güzelliği sunar göçebe toplumda. Siz buradan alırsınız sürülerinizi, ırmak boyunca devam edersiniz, elma ağaçlarından elmaları koparır yersiniz, falanca yerdeki gelincik tarlasında çiçekleri seyredersiniz. İleriye geçersiniz hemen bir ocak kurarsınız, hamuru kaynatır bir kuzu kesersiniz, karnınızı doyurursunuz. Suyu ırmaktan kullanırsınız, sonra alırsınız çadırlarınızı tekrar göçersiniz… Bir sene sonra Allah o elma ağacında yeniden sizin için bir elma, o ırmakta sizin için yeniden bir temiz su, orada yeniden bir gelincik çiçeği açtıracağı için, göçebe toplumda medeniyetten bahsedemezsiniz. Sadece tüketen ve kullanan bir organizmadan bahsedersiniz. Bir yere yerleştiğinizde gelincik size uzak düşecektir, elma ağacına gitmeniz zor olacaktır. Suyu hemen tencerenize koyabileceğiniz bir su gerekecektir. Bütün bunları yerleştiğiniz yerde toplamak zorundasınız. Gördüğünüz manzarayı duvarınıza nakşetmeye başlarsınız. Bu, yerleşik hayatın medeniyetle birlikte anılması sürecini başlatır. Maverdi de Medine’yi şehir olarak ele alır ve şehir hayatı için altı şart sunar. Bunlardan bir tanesi dinûn müttebaun. Yani vicdanda otorite kuran, toplumu düzene kavuşturan, insanı huzura erdiren bir din. Bir ikincisi adl’ün şamülun… Herkesi kucaklayan bir adalet sistemi demek. Bütün fertleri büyüğüyle küçüğüyle, iyisiyle kötüsüyle eşit bir adalet sistemi içerisinde barındırabiliyorsanız medeniyetin şartlarından birini yerine getirdiniz demektir. Sayacağımız şartlardan herhangi birisi olmazsa medeniyetin bir ayağı topal kalacaktır. Cemil Meriç, gelişmekte olan ülkelerde “adalet bir örümcek ağına benzer, büyük sinekler delip geçer, küçük sinekler takılıp kalır” der. Çok doğru bir tespittir. Bizdeki gibi bir adalet sistemiyle medeniyeti başarmak mümkün değildir. Üçüncüsü hısbün darrun. Yaygın refah demek… Toplumun katmanları arasında büyük uçurumların olmadığı, refah düzeyinin ortalarda seyrettiği, herkesin pastadan eşit dilim almaya yaklaştığı bir sistem. Elbette fakir ve zengin olacaktır. Elbette emek verenle emeğini tüketen arasında bir fark olacaktır. Yani sermaye düşmanı değildir medeniyet. Emelin fesihun ise bugünkü manasıyla tam bir vizyon sahibi olmak demektir. Yani beş yıllık kalkınma planı değil; elli yıllık kalkınma planları yapmak demektir. Eğitim sistemini her dört senede bir “Yeniden başlayalım, yabancı dil eğitimi olmadı” diye diye nesilleri yok etmek değil, bir toplumu yüzyıllar boyunca aynı kültür kökenlerine bağlı olarak yetiştirmektir. Bir diğer husus imarat’ül arzdır. Bu da yeryüzünün (şehrin) imarı demektir. Ama şehrin imarı böyle gökdelenler yapmak değil, çarpık şehirleşmeyi düzeltmek ve gönüllerin hoşlanacağı bir şehir kurmak; gönülleri imar edecek bir ortamı meydana getirmek demektir. Mesela Boğaziçi bir zamanlar imarat’ül arz idi… Mesela gündemdeki Kanal İstanbul dediğimiz projede seksen tane mimar, elli tane mühendis çalışırken acaba kaç tane kültür adamı çalışacak? Yani mesela Kanal İstanbul’un üst komisyonunda, mütevelli heyetinde diyelim ki yirmi kişilik bir yönetim kurulu olsa o yönetim kurulunda bir kültür adamı olacak mı? İşte medeniyeti buralarda aramamız lazım. Sadece güzel binalar yapmak değil, insan ruhuna uygun binalar yapmaktır mesele… Türkiye’de hiç dikkat edilmeyen bir husus vardır. Biz Müslüman bir toplumuz. İslam medeniyetinin çocuklarıyız ve İslam medeniyeti üzerinde yürüyoruz fakat Türkiye’de yapılan evlerin kapılarını kıbleye doğru yapmak gibi bir adet yoktur. Oysa İslam medeniyetine, yani medeniyet dairesine mensup olan bir mimar arsadan şu kadar kazanayım hesabıyla sistemi değiştiremez. Medeniyete ait olmak budur. O medeniyetin içerisinde yer almak ve “Bu medeniyetin bir neferiyim, bir ferdiyim, bir temsilcisiyim” demek budur. Ama siz medeniyetimizi değiştirmeye başladığınızda anlayışlarınızı değiştirirsiniz, anlayışlarınızı değiştirdiğinizde hayatı değiştirirsiniz. Yolun sonu da buraya dek varır.

<br/><a href="http://oi59.tinypic.com/2w6dysl.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Bir diğer şart emnün âmmün. Bu genel güvenlik demek. Eğer siz sokağa çıktığınızda akşam eve planladığınız saatte, planladığınız şekilde ve planladığınız tarzdan şaşmadan dönebiliyor ve evinizde yahut falanca yere gönül huzuruyla ulaşabiliyorsanız, yani hayatı tesadüfen yaşamıyorsanız genel güvenliğiniz var demektir. Giderken herhangi bir çürük tahtaya basıp denize düşme ihtimaliniz yoksa yahut bir inşaatın tepesinden başınıza bir kalas düşmüyorsa, saçma bir trafik kazası olmuyorsa o zaman temel güvenliğiniz vardır. O temel güvenlik içerisinde siz hayatı medeniyetleştirdiniz demektir. Fakat Türkiye’de öyle bir temel güvenlik yok. Mesela evinizin kapısını kilitlemeden üç günlüğüne Ankara’ya gidecek olsanız ve evinizin kapısının kilitli olmadığını yolun ortasında hatırlayacak olsanız Ankara’ya mı gidersiniz geriye mi dönersiniz? Genel güvenlik olan bir medeniyette dersiniz ki “Evin kapısını galiba kilitlemedim ama bizim mahallede bir şey olmaz zaten en azından komşularım var. Falanca komşuya telefon ederim, o halleder.” Ama şimdi otuz katlı bir akıllı binada hiçbir komşuya anahtar bırakamayacak kadar birbirini tanımayan insanlar içerisinde yaşıyorsanız; üstelik 30. katta, topraktan bu kadar uzakta, o yükseltide hava akımı insan bünyesine nasıl etki eder diye düşünmeden yaşıyorsanız ne olacak? Pencere açmıyorsanız, gerçek havayla temasınız kesildiyse, toprağa ayağınız basmıyorsa, toprağın enerjisinden, ait olduğunuz topraktan koparıldıysanız, yani gökyüzünde bir yerde yaşıyorsanız, nasıl bir medeniyetten bahsediyor olabiliriz? Biz medeniyeti yüksek binalar yapmak sanıyoruz. Hayır, medeniyet bu değil. Şehirleri büyütmek de değil. Medeniyet, “Zaman olmalı da burada yaşamalı” diye insanların iç geçireceği, coşkuyla geleceği yerler inşa etmektir.

Özlem Cavlak: Pekiyi, ne oldu da az önce çizdiğiniz medeniyet şuurundan, medeni toplum tasavvurundan buraya gelindi?
İSKENDER PALA:  Bu birden olmadı. Belki şöyle anlatabilirim. Bir fıskiye düşünün. Fıskiyenin suyunun belirli bir yükseklikte olduğunu görürsünüz. Diyelim ki fıskiyenin lülesinden su 1 metre yükseğe, 1.20 m yükseğe akıyor. Dışarıdan bakan birisi için avlu şudur:  Bu fıskiye suyu 1.20 m de duruyor, yüksekliği o kadar. Yanlış! Zirvede duran hiçbir su yoktur. Aşağıdan su yükselir, zirveye kadar çıkar, zirvede beklemek yoktur. Yükselişiniz bittiği anda rehavet hemen sizi inişe geçirir. Onun için ben mesela Osmanlı Devleti’nin duraklama devri diye bir şeyi kabul etmiyorum. Tüm kurumlar hep beraber kalkınır, yükselir, zirveye gelir, fıskiyelerin en tepesine. Sizin fıskiyeniz mesela 1.30, 1.80, 2 metre yükselebilir. Sizin başarılarınıza göre… Ama orada bekleyemezsiniz. Yükseliş bittiğinde iniş başlar. Siz inerken başka bir damla yükselmektedir. Bir damlanın orada beklemesi söz konusu değildir. Medeniyetsiz bir dünya hiçbir zaman olmadı. Bir toplum medeniyeti temsil ederken diğer toplumlar o medeniyete ulaşmak için çaba sarf ediyordu. Temsil eden de o medeniyetten kayıplar halinde geri gelir. Dolayısıyla Roma, Babil, Japon, Çin, Uzakdoğu’dan bahsediyoruz. Yahut Hıristiyan, İslam medeniyetinden… İstanbul bir medeniyet merkeziydi bir zamanlar. İsfahan bir medeniyet merkeziydi. Paris ve Roma da öyleydi. Bunları, yani hayatı güzelleştirebilecek birikimleri geçmişten alarak üst üste yığarak nereye kadar getirebildiğinize bağlı. Orada medeniyetin ana çizgilerini topluma yansıtırsınız. O zaman “selviler altında kalan kabrinde” diye güzel şiirler yazabildiğiniz yahut cumbalı her evin bahçe içerisinde olduğu, pencerelerin karşı apartmanın içinde değil de bir akasya ağacının, bir sarmaşık gülünün dallarına baktığı bir tabiatta yaşarsınız. Bu medeniyet gönlünüze göre yaşamak demektir. Aklın bütün üretimleri gönlünüze göre yaşayabilmek içindir. Akıl ile gönül çelişen ya da çakışan şeyler değildir. Akıl insana verilmiş en büyük nimettir. Fakat siz o nimeti öyle bir kullanırsınız ki ya Rahmani ya nefsani olarak sizi biri yere götürür. Gönlümce bir tatil yapayım dediğinizde yahut gönlümce bir evde oturayım, gönlümce bir gün geçireyim dediğinizde içinizden geçen ne ise işte medeniyet odur aslında.

Fakat dayatmalar, kısıtlamalar, düşmanlıklar, kinler, kaş çatmalar bütün bunlar medeniyeti, medeniyet kavramını zedeleyen şeylerdir. Mesela bir ülkede anarşi var ise medeniyet peşinde koşmanız mümkün değildir. Güneydoğu’da barışı halletmeden Türkiye devletinin medeni bir devlet olduğunu; gerçek manada bir devlet olduğunu söyleyemeyeceğiz. Bir tarafta yürekler kanar, bir tarafta kan dökülürken nasıl bir medeniyetten söz edilebilir? Bunun için medeni toplumların savaş alanı kültür zeminine oturmuştur. Kültürü çatışma yahut buluşma diye karşılıyoruz şimdi, sizce tesadüf mü? “Kültür buluşmaları”, “kültür çatışması”, “medeniyetler çatışması” falan dediğimiz kavramların altında medeni ülkelerin, medeniyeti temsil ettiğini söyleyen ülkelerin aslında erozyona uğramakta olan değerlerini biraz daha yaşatabilmek, biraz daha nefes aldırabilmek arzusu yatıyor. Fıskiyenin zirvesinden aşağıya inişi durdurabilmek, orada biraz daha kalabilmek adına insanlığı yöneten bir çatışma alanı oluşturuyorlar. Bu çatışma alanı eskiden mesela sanayiydi. Üretenler, dağıtanlar ve tüketenler düzeni içerisindeydi. Daha önceden tahıl idi. On binlerce yıl önce… Aradan zaman geçti, teknoloji öyle bir çatışma alanı oluşturdu ki, siz artık teknoloji ürünü bir objeyi evinize götürmezseniz kendinizi medeni falan hissetmiyordunuz. Bir video kayıt cihazı ya da bir derin dondurucu yahut iyi bir dijital fotoğraf makinesi olmalı. Bunları gördüğünüz zaman medeniyete ait olduğunuzu hissediyor olurdunuz. Sonra bilgi çağı başladı. Bilgiye sahip olduğumuz ölçüde medeniyete sahip olduğumuzu düşünmeye başladık. Hangi bilgi doğru, hangisi yanlış, nerede hata yapılıyor? İnsanlar bilgiyi nereden edinmelidir? Kavramlar karışınca pazar payı da bitti. Şimdi medeniyeti temsil eden ülkeler kültürü alınıp satılan, pazarlanabilen, kendi stratejisi kurulabilen kültürel müşterisi bulunabilen bir düzen tesis ediyor. Bu bizim toplumumuzda da gözleniyor. Büyük büyük holdingler mesela kültür merkezi açıyor artık. Büyük büyük holdingler müze açıyor. Sanayi ve teknoloji üreten holdinglerin başındaki insanlar şimdi kültür merkezleri üretiyorlar. Sanat üretiyorlar. Çünkü medeniyetin göstergesi en fazla bu çağda insanları kuşatmaya başlamıştır. Burada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve siz gençlerin bir Türkiye medeniyeti için çok şanslı olduğunu, sizlerin çok bahtiyar ömür sürecek bir nesil olduğunuzu düşünüyorum. Benim düşüncemi temellendiren şey şu. Eğer medeniyet kültürel verilerle ortaya çıkartılabiliyorsa, o zaman en fazla kültüre sahip olan dünyadaki milletleri sayıyorum. Bağdat yok edildikten sonra, Şam yok edildikten sonra Doğuya ait bütün zenginliği, bütün o kültürel geçmişi, on bin yıl geriye doğru giden o müthiş birikimi temsil edecek olan sizlersiniz. 450 senelik tarihi olan Amerika’nın, derleme toplama kültür malzemesiyle, müzelerinin ihtişamlı ve görkemli haliyle gözümüzü büyüleyen Amerika’nın vasfı, dünyanın tüm iyi çalışan beyinlerini toplayarak dünyanın nerede bir sanatçı ruhu ve insanı varsa bunları kendi ülkesine kazanmaya çalışmasıdır. Ancak bunun için sarf ettiği enerji artık sona doğru yaklaşmaktadır. Çünkü şimdiki gençler kendi kimliklerinin bir parçası olarak ait oldukları kültürü görmekteler. Kültürel çatışma, insanlara “Benim kültürüm senin kültürünü döver” dedirttiği gibi, milletlere de “Benim kültürüm senin kültürünü döver” dedirtmiştir.

HASAN AKSAKAL: Bunun için kritik eşik, Soğuk Savaş’ın sona ermesi mi, 11 Eylül mü… Bu konuda neyi milat olarak görüyorsunuz?
İSKENDER PALA: Söyleyeyim. Ben tamamen farklı bir açıdan bakıyorum. Dünyanın bütün devletleri kendi milletlerine, kendi vatandaşlarına pastanın güzel dilimini sunmak istiyorlar. Dünya piyasasının yönü, piyasa değerlerinin kime ait olduğuyla doğru orantılıdır. Piyasa değerlerini belirleyen toplumun tüketeceği, pazarlayacağı ve diğer milletlere sunacağı bir şeyi kalmadı. Bunu söylemeye çalıştım ben. Elbette Roma çok zengin bir kültürel bir birikime, tarihi bir birikime sahiptir. Elbette İspanya da… Fakat onlar tüketilmiştir. Batı değerleri oraya ait bütün sanat eserlerini, bütün kültür parametrelerini, her şeyi, o kadar çok kullandı ki, şimdi Batının sanatçıları biraz da oryantalist bakarak Doğunun eserlerinden beslenmekte.

HASAN AKSAKAL: 20. yüzyılda Avrupa’nın kübizm ve dadaizm gibi sanat akımlarının Okyanusya’dan, Afrika’dan kültürel motifler ithal etmeye yönelmesi gibi…
İSKENDER PALA:  Evet… “Şimdi yeni bir kültür havzası bulmalıyız ki, oradan bunları devşirelim” diyorlar. Ben kısaca şöyle özetleyebilirim. Binlerce yıl tahıl ürünleriyle sunulan pazar Sanayi Devrimi’nden sonra kısa bir dönem sanayi ürünleriyle sunuldu. Mesela küçük bir su motoru almak için üç ambar dolusu tahıl vermek zorunda kaldılar. Çok basittir. Aslında bir su motoru, o motorun ağırlığınca buğday karşılığında da alınabilirdi. Ancak denklemi kuran böyle kurmadı. Çünkü tahıllara hükmetmek istiyordu. Kendisi makinayı üretmişti. Daha önce bir tavuk veriyordunuz, sivriltilmiş bir taş alıyordunuz. Üç yumurta götürüyordunuz bir miktar et alıyordunuz. Para henüz icat edilmemişti. Fakat Sanayi Devrimi bu ücretlendirmeyi, piyasa değerini, makina lehine dengesiz bir şekilde yapınca bir sınıf kendiliğinden düştü, diğer bir sınıf kendiliğinden yükseldi. Sanayi devrimi teknoloji devrimiyle kenara itildi, o da sahneden çekildi. Teknoloji ürünü, mesela, evinize bir traktör almak yerine, bir video kayıt cihazı almak daha önemli hale geldi. Teknoloji ürünlerini üreten ülkeler dünyaya hâkimdi. Bu, savaşları beraberinde getirdi. Sonra teknoloji ürünlerinin pazar payı değişip dönüşürken “medeni ve büyük” devletler, aynı kârı devam ettirmek için getirip, önümüze bilgiyi koydular. Bilgiyi satabilirlerdi. İlk bilgisayar yapıldığında bu odadan daha büyüktü ve çok pahalıydı. Sonra masaüstü bilgisayarlar geldi, yine çok pahalıydı, üç maaşınıza alabiliyordunuz. Fakat gittikçe ucuzladı. Bilgiye ulaşmakta imkânlar arttıkça diz üstü bilgisayarı maaşınızın üçte birine almaya başladınız. Bilgi bitmediği için bilginin pazarlaması da bitmiyordu. Ama biten şudur: Bilginin alım-satımı bitiyor. Ben artık küçük bir bilgisayarın, hatta cep telefonunun bir tuşuna dokunarak falanca yerdeki bir bilgiye ulaşabilir oldum. Üstelik gittikçe daha az ücret ödeyerek. Buna artık bedava da ulaşılıyor. Demek ki bilgi alım-satımı da bitiyor. Şimdi bilgi tekeli bitiyor, Batı panikliyor. Bilgi biterken hala biz piyasa değerleriyle nasıl pastanın büyük dilimini kendi vatandaşımıza verebiliriz sorusu soruluyor. “Bir şey alıp satmalıyız ve bu alıp satacak olduğumuz şey bizde çok olmalı” diye düşünülüyor.

İşte burada Amerika başta gelmek üzere, pek çok ülke alıp satacak olduğu şeyin kendisine o kadar da çok olmadığını gördü. Yeni meta kültür idi. Medeniyetinizi böyle pazarlayabiliyordunuz. Kültür bir alım-satım metaı olunca “Nerede bu birikim var?” sorusu soruldu. Eğer bir kültür anlayışı varsa o zaman “Bağdat’ta 11 katman üst üste yığılmış olan kültürü önce kendi üzerimize, kendi kütüphanelerimize, kendi sanat dünyamıza kazandırmalıyız” dediler. Bağdat yağmalandı. Her türlü eser, her türlü kitap, her kültürel ve sanatsal malzeme, duvarlardaki taşlar dâhil, Batı’nın müzelerine, kütüphanelerine ve sanat salonlarına taşındı ve ondan sonra Bağdat bombalanmaya başladı. Düşman gördükleri bir medeniyeti en güçlü olduğu şeyden mahrum kılmak içindi her şey… Ne su kavgasıydı, ne Iraklılar çok geri kalmıştı… Hani, nerede kaldı Irak’a getirdikleri medeniyet? Sefalet, açlık diz boyu. Fuzuli’nin türbesi bombalanırken, İmam-ı Azam’ın türbesi yok edilirken hangi medeniyetten bahsediyoruz? Demek ki onların yok edilmesi lazımdı. Neden? İki gün sonra kültür savaşı çıktığında “Benim kültürüm senin kültürünü döver” diyebilmek için onun elinde bir şey kalmaması lazım. Ötekinin de elinde çok şey olması lazım ki şöyle diyebilsin: “Sen kendi kültürünü, kendi medeniyetini benden ancak öğrenebilirsin. Metropolitan müzesine gidip kendi eserlerini görebilmek için bana şu kadar dolar ücret ödemelisin!”

Bu denklemde benim, bir Müslüman olarak Batı’da bir üniversitede, bir kütüphanede araştırma yapmak için iki ay önceden randevu almam lazım. O kitabı araştırmak için müracaat etmem lazım. Cevaben “Burada araştırdığınız her türlü bilginin kopyasını bize bırakmak kaydıyla sizin büyük dedenize ait şu kitabı incelemenize izin veriyorum” diyorlar. Ben orada otelde kalırım, bir sürü masraf yaparım, onların gölgesinde hareket etmek durumunda kalırım. İşte kültür kavgası bu…
Özlen Cavlak: Batı kendini dünyanın merkezi kabul edip, bir biçimde çevre olarak nitelediği unsurları kendine bağımlı hale getiriyor yani…

İSKENDER PALA: İşte tam bu noktada ben hesapların üstünde bir hesap olduğunu düşünüyorum ve şöyle diyorum. İstanbul yahut Anadolu coğrafyası, bir klasör gibi… Klasörün içerisinde dosyalar var. Kapağı açıyorsunuz, birinci dosya, okuyorsunuz güzel bir yazı, güzel bir renkte desenler çizilmiş falan. Heyecanlanıyorsunuz. Ne güzel hazırlamış bunu hazırlayan diyorsunuz. Kaldırıyorsunuz sonra bir bakıyorsunuz arkasında Cumhuriyet yazılı. Sonra ikinci dosyaya geliyor sıra. Okuyorsunuz, birkaç sayfadan oluşuyor renkler, desenler daha başka. Orada da hayran kalıyorsunuz, gözleriniz kamaşıyor. Bir bakıyorsunuz arkasında Osmanlı yazılı. Sonra bir dosya daha geliyor: Selçuklu. Kaldırıyorsunuz Urartu, kaldırıyorsunuz Lidya, kaldırıyorsunuz Frigya, kaldırıyorsunuz diğerleri… İşte yeni kültür çatışmalarının ortasında eğer yeni bir medeniyet çıkacak ise bu medeniyet Doğu’nun bütün birikimine sahip olan Türkiye medeniyeti olacaktır. Ve bu medeniyeti ortaya çıkaracak bir nesil var ise, o da sizsiniz. Çünkü imkânlar sizin önünüze bunları seriyor. Ben sizin yaşınızdayken sağ-sol kavgasıyla, ülkede duvarlara yazı yazmakla, onu bunu dövmekle falan uğraşıyorduk. Şimdi muzır bir gençlik yok mu, var, tabii onlar da olacak. Yüzde üç yeter. Okumuş yazmış yüzde üç bize yeter. Zaten tarih boyunca bu böyle olmuştur. Medeniyeti yüzde üç başarır, okuma oranı yüzde üçtür Ortaçağda. 19. yüzyıla kadar yüzde üçtür. Bugün okuma-yazma oranının yüzde 97 olduğunu söylüyorlar. Ben inanmıyorum. Okuma-yazma oranı hâlâ yüzde üçtür. Yüzde 97 okumasını yazmasını bilen cahillerdir. Üçlük kesim ise okur ve yazardır. Bu yeter zaten.

HASAN AKSAKAL: Yarınlar için umutlusunuz yani…
İSKENDER PALA: Şimdi bir medeniyet başarılacak ise, bir hayat güzelleşecek ise, ben ülkemizdeki bu eksiklerin yavaş yavaş giderildiğini düşünüyorum. Ne zamana kadar gözlerimiz kapalı yaşayabiliriz? Medeniyet zenginliktir. Her bakımdan zenginliktir. Zihin zenginliğidir, düşünceniz genişler. Kalp zenginliğidir, sevgileriniz çoğalır. Yüzünüze gülümseme gelir. Mal zenginliğidir, daha müreffeh bir hayat yaşarsınız. Aynı dünya herkese yeter, kavga etmezsiniz. Bu zenginliğe ulaşabilecek noktadayız. Ve şimdiki nesiller çok şanslı. Bir de tavsiyem var. Yapmaları gereken bir tek şey var. Kendi geçmişlerine gözlerini çevirsinler. Hiç korkmasınlar, kimse onlara bu vakitten sonra gerici demez. Eskiden kendi geçmişine gözünü çevirenlere gerici deniyordu. Ayıplanır, hatta tiksinilirdi. Ben öyle bir nesilden geldiğim için bunları kıyaslayabiliyorum. Divan edebiyatı ile uğraştığınızda size böyle iğrenerek bakarlardı. Ama bu dönemin gençlerinin moderniteyi yakalamaları lazım. Medeniyet modernliktir. Modernlik kolay bir şey değildir. Çok zordur. Bir mimar modern olmayı çok kolay zannedebilir. Bir pazarlamacı modern pazarlama usullerini uyguluyorum diye kendince avunabilir. Hayır, böyle değil. Modern olabilmek için önce kendi geçmişinizden yani klasiğinizden, kendi kültürünüzden, kendi tarihinizden gelen birikimi omuzlarınızda, sırtınızda taşıyor olmanız lazım. Yani modern bir mimari için önce Mimar Sinan’ı hatmetmeniz lazım. Ondan sonra modern çizgileri üretebilirsiniz. Yoksa falanca mimariyi taklit eder, falanca modern mimarı taklit eden bir anlayışla siz kendiniz modern olamazsınız. Modern olmak kolay şey değildir. Önce klasik olanı hazmetmeniz lazım.

HASAN AKSAKAL: Mesele, yöresel olan ile küresel olanı birleştirmek oluyor bu durumda.
İSKENDER PALA: Bence medeniyeti meydana getirecek gençlerin kendi geçmişlerinin bütün birikimlerini bilmesi, ürettikleri her şeyin içine onu üflemesi lazım… Gazel yazmak büyük bir ifadedir. Modern bir şiir yazmak ama gazelin içerisindeki beş yüz yıllık birikimi modern şiirin içinde söylemektir. Mimar Sinan’ın eserini taklit eden bir Selimiye daha yapmak değil. Sinan’ı hazmetmiş ama onun çizgilerini yansıttığı bir modern mimaride cami yapmak. Geleceğimizi kurmak için geçmişimizden güç almalıyız. Geçmişini inkâr eden hiçbir insanın geleceği olamaz. Medeniyetten bahsedip de kültürü inkâr etmek ihtimal dışı bir şeydir. Böyle bir şeyi İngiltere’de bir genç yapsa “Sen çıldırdın mı?” diye çocuğu tedaviye gönderirler. “Benim Shakespeare öğrenmeme gerek yok” dese, o öğrenciyi, “Bu çocukta bir aksama var” deyip bir psikologa gönderirler. Ama bizde “Fuzuli çok fuzuli birisidir” dediğimizde “Bravo, bu modern işte” denir. Fakat bu düşünceler artık son bulmuştur. Sıçrama noktasındayız. Sıfır noktasına gelinmiştir. Sıfır noktasına gelmek, kültürü hazmedecek şekilde anlayışlarımızı değiştirmiştir. Bundan sonra üreteceğimiz her şey medeniyete yönelik olacaktır.  Ben çok umutluyum.

Özlem Cavlak: Hocam bu altı umdeyi sayarken aslında son derece karamsar bir tablo çizdiniz. Güvenlik, refah dağılımı, öbür yandan adalet mefhumundan söz ettiniz. Bunlar, açıkçası, söyleşinin ilerleyen kısımlarında daha da kötü şeyler duyacağımı bana düşündürmüştü. Fakat sonrasında bugünün gençliğine bakarak cesaret bulduğunuzu söylediniz. Nedir bu iyimserliğe güç veren unsurlar?
İSKENDER PALA:  Seni sokaktaki milyonlarca gençten birisi olarak görüp bir şey söyleyeyim. Türkiye’deki adalet sisteminden şikâyetçi misin? Yani dengesizlikten…

HASAN AKSAKAL: Hayatımdaki en emin sesle “evet” diyorum.
İSKENDER PALA:  Evet, demek ki halledeceğiz bunu. Türkiye’deki çarpık yapılaşmadan şikâyetçi misin?

HASAN AKSAKAL: Evet…
İSKENDER PALA: Demek ki halledeceğiz bunu da. Bakın bu meseleyi konuşmaya başladıysak çözüme de başlıyoruz demektir. On beş sene önce medeniyet diye bir şey konuşmuyorduk. Yirmi sene önce böyle bir problemimiz bile yoktu. Biz daha o zaman ayağımızın üstünde nasıl durabileceğimizi soruyorduk. Allah bize imkânlar sundu. Vizyonumuz var. Şu anda dünyada olup biten siyasi gelişmelere baktığımızda, Türkiye’nin vizyonu nasıl parlıyor, doğru okumamız lazım. Ben dün Mısır’daydım, geçen hafta İngiltere’deydim. Ondan önce Çin’deydim. Oralardan baktığımız zaman Türkiye uçuyor. Hakikaten uçuyor. Ama sağlam bir uçuş. Bu bakımdan çok mutluyum. Ortak kaygılarımız sizlerle aynı.

HASAN AKSAKAL: Pekiyi, modernleşme tarihimize baktığımız zaman, bilhassa 18. yüzyılın sonlarından itibaren bir arayışın belirdiğini ve 19. yüzyılın ikinci çeyreğine denk düşen dönemden itibaren modernleşme gayretlerimizin kurumsallaşmaya başladığını görülüyoruz. Bilhassa Reşid Paşa ve Islahat Fermanı sonrasında başlayan bir bocalamayla nihayet bugünlere kadar geldik. Kâh “Tam batılılaşmamız lazım” diyenler oldu, kâh onun tam karşıtında duranlar “Hayır” dediler “Biz tarihimize kimliğimize sahip çıkmalıyız”. Bir de ara yolcular oldu. Onlar da “Batı’nın tekniğini alalım fakat kültürel değerlerimizi muhafaza edelim” dedi. Sizin sözünü ettiğiniz bu “selvi medeniyeti” Anadolu’ya mahsus bir hikmet kültüründen besleniyor. Mayasında işte bir Yunus’u var, bir Hacı Bektaş’ı var, bir Ahmet Yesevi’si var. Toplumsal hafızasını uzun bir soyağacıyla beslemiş, onu zenginleştirmiş ve insana dair, topluma dair, devlete dair, kâinata dair kafasında bir berraklık var. Fakat modernleşmeyle beraber bizim kafamızın her geçen gün biraz daha karıştığını görüyoruz. Bugün geldiğimiz noktada gerçekten yeniden bir berraklaşma, billurlaşma söz konusu mu; yoksa medeniyet konusunu sahiplenenler sadece muhafazakâr blokta yer alan insanlar mı?

İSKENDER PALA: Şimdi ırmak yolunu bulurken siz ona çapayla bir mecra açsanız bile sonunda orayı gene terk eder, tabii olanın içerisinde yürümeye başlar. Bugün tabii olmayan müdahaleler ile mecrasından çıkarılmış olan tarihsel akış, genlerimizin, hücre yapımızın yüzyıllar içerisinde aktığı ve gene akması gereken yolu bulma sürecinde… Şimdi bu son geçtiğimiz beş on yıl içerisinde tabii mecralar bulunuyor. Beni sevindiren kısmı işte bu. Bunun en belirgin göstergesi, Türkiye’de yıllardır yadsınan şeylerin yadsınmaktan vazgeçilmesi. Tarihe artık hiç kimse kin ile bakmıyor. Öyle bakmanın yanlış olduğunu da herkes biliyor. Fikir ayrılıkları elbette kemikleşmiş olanlar hâlâ vardır. Ama doğru düşünen, özellikle de genç kuşakta özgürlüklerin liberal bir düşünce anlayışının insanların hayatı paylaşımcı, katılımcı olarak anlamaları gerektiğinin altını çizen belirli bir akış var. Bu akış güçlü bir akış… Dolayısıyla doğru adımlar gençler tarafından kendiliğinden atılıyor.  Herkes sağduyulu bir şekilde tartışmayı öğreniyor.

En son, diyelim ki muhafazakâr sanat meselesinde yahut sanat alanından alıp toplumsal çözüme; Güneydoğu’da Kürt-Türk barışının sağlanmasına getirelim… Muhafazakâr sanat kavramını tartışırken tabii ki bırakmamız gereken refleksleri bırakamayıp söylemlerimizi sert ve müsamahasız söyleyebiliriz. Ama sonuçta ortaya çıkan nedir? Bugün anlaşılmıştır ki, evet, bu ülkede bir muhafazakâr sanat algısı var ve böyle de olmalıdır. Tiyatrolardan örnek veriyorum. Tiyatrolarda müstehcenlikle başladı, sonra diğer muhafazakâr bir tiyatrodan falan söz edildi. Gelinen noktada toplum şunu kabul etmiştir. Evet, o dönemde birbirimizi kırdık, gücendirdik. Özellikle acımasızca bir linç kampanyasına girişildi falan filan. Ben onları unuturum. Sonuca bakın. Sonuçta bugün ister devlet tiyatrolarında, ister şehir tiyatrolarında, ister ödeneksiz özel tiyatrolarda seyircilerin hassasiyetleri belirli bir orta noktaya gelmiştir.  Oyuncuların, senaristlerin, oyun yazarlarının da hassasiyetleri belirli bir noktaya gelmiştir. Tartışmalar elbette ki öyle kırıcı geçmeseydi iyi olurdu. Küfürlü geçmeseydi iyi olurdu. En azından ben öyle isterdim. Ama böyle bile geçmiş olsa, gelinen sonuçta bugün itibariyle söz gelimi şehir tiyatrolarının oyunlarına veyahut devlet tiyatrolarının oyunlarına baktığımızda bir değişim ve dönüşüm olmuştur. Yani muhafazakâr bir algının bu ülkede sol düşünceyi dışlamadığı, sağcılığın da kendini dışa kapatmadığı ve barış ortamında beraber yaşanabileceği görülmüştür. Medeniyet bana göre şöyle bir şeydir. İstanbul’da 80 tane tiyatro her akşam perde açıp 80 tiyatronun tamımı da doluyorsa, bana göre medeniyetin göstergelerinden birisi başarılmış demektir. Bunu siz diğer alanlarda çoğaltabilirsiniz. Fakat “Bu 80 oyunun 80′i de Shakespeare oynasın yahut Shakespeare’i silin, 80′i de Türk tarihinden veya bugünkü İstanbul hayatından oynasın” demek değildir. 80 oyunun en az 5-10 tanesi, medeniyet kavramına yönelik geçmiş birikimimizi anlatmalıdır. 80 oyunun hiç olmazsa 5-10 tanesi bugünkü gençliğin, gençlerin ilgi alanlarına girecek oyunları üretmelidir. İsteyen tiyatro “Ben sadece İslam tarihi oynarım”, “Ben sadece Türk tarihini oynarım” yahut “Ben sadece İstanbul oyunu oynarım” desin ve buna da müsaade edilsin isterim. Her birinin seyircisi kendine göre istediği yere gitmelidir. Bugün falanca fikri yahut filanca tiyatro biçimini yasaklayarak bir medeniyetten söz edemeyiz. Ama devletten ödenek alan ve devlet memurluğu anlayışı içerisinde, amirinin emrettiği biçimdeki tiyatroyu da özgürleştirmek, kurtarmak lazımdır. Zaten bir toplumsal düzen, devletin amir değil sponsor olduğu bir sanatı öngörürse medeniyet haline gelebilir. Bugüne kadar Türkiye’de bunun sancısı çekildi, kavgası verildi. Çünkü her gelen Kültür Bakanı “Şu türlü kitaplar basılsın” dedi. Bir sonraki onu, elinin tersiyle ambarlara itti. Hatta SEKA’ya kadar itti. Devlet dediğimiz şey, insanların düşünce tarzını değil, insanların düşünebilecekleri ortamı şekillendirip hazır etmelidir. “Şöyle düşüneceksin böyle yaşayacaksın!” demek devletin görevi değildir. En büyük dayatmalara uğramış birisi olarak diyorum ki, insanlar bir defa dünyaya geliyorlar. “Bu sefer falancanın hatırına şöyle yaşayalım. Bu sefer falancanın hatırına şunları beğenelim. Bu sefer filancanın hatırına şöyle giyinelim de bir sonraki seferde gönlümüze göre bir hayat yaşarız” deme şansı yok. Bir sonraki sefer yok! O zaman bırakın insanlar medeni bir ortamda, dayatmasız, istedikleri gibi, gülümseyebilecekleri bir hayat sürsünler ve kaş çatmak yerine gülümseyerek, kinle bakmak yerine kol kola girerek yaşasınlar. Medeniyet budur aslında. Teori üretilebilir, istediğiniz kadar medeniyet kavramı üzerine konuşabilirsiniz. Ben derim ki, en basit ifadesiyle medeniyet gülümseyen bir hayattır. Yaşayamadan ölen insanlar olmamalıdır. Herkes ölürken, “yaşamış” olarak ölmelidir.

HASAN AKSAKAL: Hocam çok teşekkürler.
Özlem Cavlak: Çok teşekkürler Hocam.
İSKENDER PALA: Ben de size teşekkür ediyorum.

<br/><a href="http://oi60.tinypic.com/9ut2lz.jpg" target="_blank">View Raw Image</a>

Reklamlar

About ahmetturkan

ekonomist
Bu yazı EDEBİYAT, HAYATA DAİR, MAKALE içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s