CAN VE TEN

Can ve Ten

Organlarımıza hayat veren, hareket veren ve topraktan yaratılan ‘ten’e anlayış veren ‘can’dır.

Türkçede buna “can” diyoruz ama nedir, nasıldır bilmiyoruz.

Buhari’nin Sahih’inin K. Tefsir, Bab-ü Yeselünek bölümünde rivayet ettiği bir hadise göre; Efendimize (S.A.V) Ruh’tan sorarlar, bunun üzerine bu ayet nazil olur.

“Sana Ruh’tan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden pek az şey verilmiştir.” (Kur’an-ı Kerim, İsra suresi ayet: 85)

Ana rahminde küçücük bir nutfe iken büyüyen, dokuz ay sonra dünyaya gelen, topraktan aldıklarıyla büyüyen insanın, teni topraktan geldiği için, toprağa bağımlıdır ve yer çekimine tabiidir.

Can ise Rahman’dan geldiği için gıdası da Rahman’dan gelir. O da Allah’ın zamanla indirdiği kitaplar ve en son indirdiği Kur’an-ı Kerim’dir.

Can kuşumuz bu cihana sığmaz. Gördüğü, duyduğu her şeyden çabuk usanır. “Can kuşu” sözü de Efendimizin (S.A.V): “O serçe kuşu gibidir her zaman uçarak yer değiştirmek ister” sözünden alınmıştır. (İbni Ebi Şeybe, Musannef, 13/322, Hâkim, Müstedrek, Beyhaki Şuab)

Can kuşu hep ötelere uçmak ister. Aya ayak basar, güneşe uçmak ister.

En güzel şiiri yazdığı an onu beğenmez, yenisini ve güzelini arar. O aradığını bu dünyada bulamaz. Onun aradığı cennetin güzellikleridir.

Galip dede:

“Bir şu’lesi var ki şem’i canın

Fanusuna sığmaz asumanın.” diyerek bu can mumunun bir anlık parlaklığına bu kainat fanus olamaz der. Ama Allah dileyince bu tene sığıyor. Ancak bu ten de sıradan toprak yığını değildir. Tin suresinde; “En güzel kıvamda yaratıldığı” haber verilir. Topraktan süzülüp çıkarılan bu ten yine Galip dedenin:

“Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdûm-i dide-i ekvan olan Âdem’sin sen.” dediği gibi insan, âlemlerin bir hulasası, kaymağı ve kâinatın gözbebeğidir.

Onun içindir ki; Haşr suresinin 21. ayetinde de ifade edildiği gibi yerin ve göğün taşıyamayacağı bu Kur’an, insana indirilmiştir.

Kâinatın taşıyamadığını yüklenen, kâinat fanusuna sığmayan ışık.

84. ayette; “Herkes kendi yaratılışına göre hareket eder” buyruluyordu.

Şecaat, Hz. Ömer’in mayasında vardı. Müslüman olmadan önce o şecaatini zalimlikte kullanıyordu. Müslüman olunca, İslâm adaletinin yerine getirilmesinde kullandı.

İslâm, insanın güçlerini yok etmiyor, yönlendiriyor.

İnkâr etmek, kabul etmemek insanın mayasında var. İslâm insanın bu özelliğini insanları kendi koyduğu kanunlara boyun eğmeye zorlayan tağutlara karşı kullanmasını ister. (Bakara suresi ayet: 256)

Kâfirler ise kendileri gibi bir insana kul olup Allah’ı inkâra yönelir. Bizler “can çıkmayınca huy çıkmaz” atasözünü bu ayetlerden ve insanlık tarihinin deneylerinden süzüp çıkarmışız. Ancak can çıkmadıkça, huyu güzele alıştırmak, iki dünyanın güzellikleri içinde yaşatmak mümkün.

“Elim, kolum, gözüm, kalbim” derken eli, kolu, kalbi bir şeyin malı mülkü imiş gibi ona izafe ediyoruz. İşte o ruhumuzdur. O görünmeyen ruh gidiverince trilyonlarca hücreden meydana gelen insan, mıknatısı alınmış demir tozları gibi dağılıveriyor.

İşte bu ruh Rabbimizin emrindendir. İşte bu ruh Rabbimizin işlerinden bir iştir. Bizim onun hakkında edindiğimiz bilgi çok azdır.

Mahmut Toptaş

"https://i1.wp.com/img14.imageshack.us/img14/8572/imzaew.gif" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

Reklamlar

About ahmetturkan

ekonomist
Bu yazı İSLAM, İSLAMİHAYAT içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s