BİR BAHRİYELİNİN KAHRİYESİ


Van Milletvekil Sayın Hüseyin ÇELİK’in Prf.Dr.İskender PALA’nın “İki Darbe Arasında” kitabı ile ilgili 26 Mart 2010 tarihli ZAMAN Gazetesinde yayınlanan yorumu.

BİR BAHRİYELİNİN KAHRİYESİ

Hüseyin ÇELİK- Van Milletvekili

İskender Pala’yı öğrencilik yıllarında tanıdım. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde bizden bir sınıf üstte idi. Öğrenciliği yıllarından itibaren bölümün seminer kitaplığında aynı zamanda memur olarak çalışıyordu.

Hem bizden büyük olması hem de yaptığı işin gereği olarak biz kendisine “İskender Abi” diye hitap ederdik.

Bizim sınıf iki zıt kutbun bir arada olduğu bir sınıftı. Bir yanda adamakıllı öğrencilik yapan, delice kitap okuyan, tecessüs sahibi, araştıran ve kendisini akademisyenliğe hazırlayan bir grup; öte yanda kendi aramızda Aşk-ı Memnu romanından mülhem olarak “Melih Bey Takımı” dediğimiz, derslerle pek ilgisi olmayan, çoğunluğu baba parası tüketmekle meşgul bir grup vardı.

Biz birinci grubun en çok devam ettiği mekanlardan biri, İskender Abi’nin memuru bulunduğu seminer kitaplığı idi.

O, bir kütüphane memurundan çok, o yıllarda bile kitapların, dosyaların, fişlerin arasına gömülmüş bir araştırmacı idi. Kendisine her müracaat edişimizde hepimize yardımcı olur, kitaplığın imkanlarını bizim için seferber eder, özetle ağabeylik yapardı.

Eski kültürümüzde isminin özelliklerini taşıyanlara “ismiyle müsemma” denirdi. İskender Pala, isminin de soy isminin de çağrışımlarının dışında çelebi bir adamdı. İskender ismi hepimize önce oluk oluk kan döken Büyük İskender’i, Pala da malum kılıcı çağrıştırır.

İskender Pala, elinde kılıç değil, sadece kalemi olan bir insandı. Onun dünyasında kan, kin, savaş değil; eski Türk edebiyatının gülle, bülbülle, sümbülle süslü ruh ve mana iklimi vardı.

Biz üçüncü sınıfta iken, bir gün İskender Abi’yi bembeyaz, sarı sırmalarla süslü bahriyeli kıyafeti ile bölüm koridorunda görünce, onun adına sevindik.

Sonra kader her birimizi bir yana sevk etti. Bizim sınıftaki esaslı öğrenci gruptan şimdi hemen hemen hepsi profesör olan 7-8 akademisyen çıktı.

Ben 1983’te Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde asistan olarak göreve başladığımda İskender Pala, hummalı bir şekilde doktora tezini hazırlıyordu. Arkadaşlarımız arasında, Heybeliada Deniz Lisesi’nde edebiyat öğretmeni teğmen olan İskender Abi’mizin doktorasını bitirdikten sonra Deniz Harp Okulu’na öğretim üyesi olarak geçeceğini konuşurduk.

Sonraki yıllarda irtibatlar gevşedi. Ben sadece İskender Bey’in doktorasını bitirdikten sonra, mükâfatlandırılacağı yerde çok daha pasif görevlere getirildiğini duyardım.

Aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. İngiltere’deki doktora çalışmalarım esnasında liderliğini Türk dostu Davit Urquhart’ın yaptığı bir sivil toplum örgütü olan Foreign Affairs Commitee’nin üyesi, Türk dostu Charles Wells isminde bir Türkolog keşfetmiştim.

Sultan Abdülaziz, 1867’de İngiltere’yi ziyaret ettiğinde Leipzig Üniversitesi’nden doktoralı Charles Wells, hünkara tercümanlık yapmış, Türkiye’ye gelmeden çok güzel Türkçe konuşan Wells’e padişah hayran kalmıştır.

Türkiye ve Türkçe üzerine birçok kitap yazan Charles Wells’i donanmaya ve Bahriye’ye çok önem veren Sultan Abdülaziz, mekteb-i Bahriye-i Şâhâne’de İngilizce hocalığı yapması için davet etmiş ve Wells, 1867-1871 yılları arasında dört yıl adı geçen okulda hocalık yapmak üzere İstanbul’da bulunmuştur.

Ben Charles Wells ile ilgili İngiltere’de bulabildiğim tüm dokümanı toplamış, 1990 yılının sonunda Türkiye’ye dönmüştüm. Charles Wells’le ilgili olarak hazırladığım biyografide İstanbul’daki dört yıl karanlık nokta idi. Olsa olsa aradığımı Deniz Arşivi’nde bulabilirdim. Soluğu Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’nde aldım. İstanbul Üniversitesi’nde asistan olduğumu, Deniz Arşivi’nde araştırma yapmak istediğimi söyledim. İngiltere’deki Devlet Arşivi olan Public Record Office’teki müracaatım 15 dakikada sonuçlanırken, kendi ülkemde Deniz Arşivi’nde araştırma yapmam için müsaade tam dört ay sonra çıktı.

Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki birçok arşivdeki araştırmalarım bana geçmişe dokunmanın, geçmişteki bazı karanlık noktaları aydınlatmanın zevkini tattırmıştı. Deniz Arşivi’nde dosyaları önüme aldığım gün de bende binlerce yıllık antik bir kentte kazı yapan bir arkeoloğun heyecanı vardı.

Önümdeki ilk dosyanın sayfalarını çevirmeye başladım ki, hemen arkamda bir insanın nefes alışlarını hissettim. Arkama döndüm ki bir Mehmetçik gözlerini üzerime dikmiş vaziyette duruyor. Kendisine sordum “Hayırdır kardeşim niçin burada dikiliyorsun?” Bana “Burada usul böyledir.” dedi.

Meğerse araştırmacılar orijinal belgelere zarar verirler diye böyle bir tedbir alınmış. Ancak aynı tarihlerde Avrupalılar belge hırsızları için çok daha medeni ve güvenli tedbirler alıyorlardı. Ben itiraz ettim ve komutanla görüşmek istediğimi söyledim.

Komutanın odasından içeri girdiğimde son olarak sekiz yıl önce gördüğüm İskender Pala karşımdaydı. Hem çok şaşırdım, hem de çok sevindim. Bir anda sarıldık, öpüştük ve bir parça maziyi yad ettik.

Ben Deniz Arşivi’nde aradığımı buldum ve sonraki yıllarda “Türk Dostu İngiliz Türkolog Charles Wells” isimli araştırmam Kültür Bakanlığı tarafından basıldı.

1992’de tekrar Van’a döndüm. Bir kez daha irtibatlar kopmuştu. Ancak ben İskender Pala’yı yazıp çizdiklerinden takip ediyordum.

Doksanlı yıllar Türkiye’ye iyi gelmemişti. Ülke hiç de alışık ve barışık olmadığı kan uyuşmazlığı olan koalisyonlarla yönetilmeye başlanmış, siyasi istikrarsızlık yetmiyormuş gibi, PKK terörü en kanlı yüzünü bu yıllarda göstermişti. Bütün bunlarla beraber 28 Şubat 1997’de memleket sonraları “postmodern” olarak nitelendirilecek yeni bir darbe türü ile tanışmıştı.

Birçok senaryo icat edilerek ülkede irtica hortlamış gibi bir hava oluşturulmuş, mütedeyyin insanlara yönelik adeta psikolojik bir savaş başlatılmıştı.

Bu psikolojik harbin en büyük silahı, korkuyu bir bulaşıcı hastalık gibi herkese ve her kuruma yaymak olmuştu. Kendilerine sivil toplum örgütü denen Türk-İş, DİSK, TİSK, TESK ve TOBB milli irade ve sivil siyasetin yanında yer almak yerine, “mahşerin 5 atlısı” nitelemesiyle anılmış ve cuntacıların yanında yer almıştı.

Yüksek yargı, YÖK, üniversiteler ve daha birçok kurum cuntacılara ram olmuş, merkez medya post-modern darbenin hem kışkırtıcısı hem kuklası olmuştu.

Kelimenin tam anlamıyla bir istibdat dönemi başlatılmıştı. Üniversitelerden birçok öğretim üyesi dipnot gösterdiği bir referanstan veya katıldığı bazı toplantılardan dolayı üniversiteden atılmış hatta bazılarının unvanları ellerinden alınmıştı. Üniversalizmin, evrensel değerlerin evrensel bir bakış açısıyla ele alındığı ilim irfan müesseseleri olmaları gereken bazı üniversitelerde maalesef adeta cadı avına çıkılmıştı.

Çoluk çocuğu açlığa mahkûm edilen birçok akademisyen başvurdukları mahkemelerden de sonuç alamamışlardı. Çünkü bulaşıcı özelliği olan silahlı korku mahkemelerin duvarlarını da delmiş, kanunun gücü, yerini gücün kanununa bırakmıştı.

28 Şubat depremi, sivil alanda bu derece şiddetli hissedilirken, kendi içerisinde çok daha acımasız olmuştu.

Yıllardan beri YAŞ kararları ile haklı veya haksız birçok insanın ordudan atıldığını bilir ve duyardık. Ancak İskender Pala’nın ordudan ihraç edildiğini ilk duyduğumda “bu bir cinnet halidir” dedim. Çelebi, çalışkan, edep timsali, vatansever bir insan, nasıl olur da inançlarından, şahsi ve ailevi hayatını tanzim etme biçiminden dolayı böyle bir muameleye maruz kalabilirdi? Ne var ki İskender Pala’lar birle, beşle, onla, yüzle sınırlı değil, binlerce idi. İçimden “Niçin kimse bu trajediyi bir ibret vesikası olsun diye yazmaz?” diye isyan ederdim. Neyse ki yıllar sonra, ordudan, binbaşı iken, 15 yıllık mecburi hizmetini bitirmeye sadece birkaç ayı kalmışken atılan eski Türk edebiyat hocası Prof. Dr. İskender Pala bu trajediyi yazdı.

“İki Darbe Arasında” kitabını bir hafta sonu bir solukta okudum. 265 sayfalık kitapta yaşanan çileye, mağduriyete; uğradığı haksızlık ve zulme rağmen İskender Pala’da kin, nefret, beddua, öç alma hırsı asla yok. Satır aralarında yıllarca öz yurdunda parya muamelesi gören bir ilim adamının, bir entelektüelin isyanı da yok.

İki Darbe Arasında kitabında en çok sitem var. Orduya sitem, komutanlarına sitem, siyasetçilere sitem, kötü günde sırra kadem basan sözde dostlara sitem ve en çok da “vatan, millet, din, iman” kelimelerini ağızlarından düşürmeyen korkaklara sitem var. Sitem sevgiden doğar. İskender Pala, tüm bu muhatapları sevdiği için sitem ediyor.

Aslında bu kitap, Pala’nın deyimiyle YAŞ kararları sonucu gözleri yaşlı hale getirilmiş üç bin vatan evladının ve onların aile, akraba çevreleriyle birlikte yaklaşık 100.000 insanın dramının dile getirilmiş halidir.

İskender Pala, kendisinin ihracını imzalayan dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı, 28 Şubat’ın mimarlarından Oramiral Güven Erkaya’ya da, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisinden iyi niyetle “bizim İskender” diye söz etmesini ipinin çekilmesi için yeterli gören dönemin Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral İlhami Erdil’e de ah etmiyor, beddua etmiyor, hakaret asla etmiyor. Dahası sonraki süreçte bu insanların başına gelenler için “oh olsun” “alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” gibi yaklaşımlar da sergilemiyor.

Bilindiği gibi Oramiral Sayın Güven Erkaya, 24 Haziran 2000 tarihinde yakalandığı amansız bir hastalıktan kurtulamayarak vefat etmiş, daha sonra Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Oramiral Sayın İlhami Erdil, emekli olduktan sonra haksız mal ve kazanç elde etmesinden dolayı mahkûm olmuş, Cumhuriyet tarihinde cezaevine konulan ilk kuvvet komutanı olmuş, rütbesi ise oramirallikten erliğe indirilmiştir.

İskender Pala o kadar asil bir duruş sergiliyor ki, kitabında hele hele ikincisinin uğradığı akıbete değinmiyor bile.

Kendi ifadesiyle nezaketini bozmuyor ama gönüldeki kırgınlık geçmiyor.

İlahi adalete güveniyor ama içindeki acı dinmiyor.

Kendi saadetini, kendisine haksızlık yapanların felaketinde aramıyor, onların uğradıkları musibete sevinmiyor ama vicdanı onları affetmekte zorlanıyor.

Kendisine ve kendisi gibi ülkesine, vazifesine bağlı bu ülkenin çocuklarına cevr ü cefalar edenleri, onlara acı çektirenleri ötelerden öteye havale ediyor ama yaşananların bir sinema perdesi gibi gözünün önünden geçmesine de mani olamıyor, olanları olmamış farz edemiyor.

Pala’nın kitaptaki son sözü “Çok şükür ki mazlum oldum, zulmeden olmadım.” şeklindedir.

Kitapta aynı zamanda kendi nefsini, tutumunu, insan ilişkilerini, manevi hayatını ciddi bir özeleştiriye tabi tutan yazar, bence kendi hikâyesi etrafında aslında 12 Eylül 1980 darbesi ile 28 Şubat 1997 tarihindeki post-modern darbe arasındaki bir dönemi anlatıyor.

İskender Pala, yazmaya, konuşmaya, üretmeye ve özetle faydalı olmaya devam ediyor. Eski Türk edebiyatının yeni ve genç nesle, her türlü tatlandırıcıyı kullanarak sevdirme misyonunu üstlenmiş bu değerli insan, kaybettiklerini yine kendi ülkesinde ve sevgi zemininde arıyor.

Sokrat’ı ölüme mahkûm eden 501 kişiden oluşan jüriden hiçbirinin adı yeryüzünde kalıcı olmadı. Onlar tarihin nisyan bulutlarına gömüldüler. Ne var ki Sokrat’ın haklılığı ve insan onuruna yakışan vakarı ve fikirleri onu kalıcı kıldı.

Sokrat, baldıran zehrini içmeden önce ağlayan eşine “Hanım niçin ağlıyorsun?” diye sorar. Eşi, “Ben ağlamayayım da kim ağlasın? Seni haksız yere öldürüyorlar.” diye cevap verir. Sokrat’ın cevabı çok anlamlıdır: “Beni haklı yere öldürselerdi daha mı iyi olurdu? Sen bir suçlunun karısı olmak ister miydin?”

Doğru ve haklı insanlar, zaman ve zeminin merhametsizliğine uğrasalar da adalet er geç tecelli ediyor.

Elbette mazlumlar cephesinde herkes İskender Pala gibi üzerinden yıllar geçtikten sonra da olsa sesini duyurma, meramını anlatma şansına sahip olmadı. Ne var ki, bazen bir ses aslında suskun olan binlerce vicdanın tercümanıdır.

Bizim ülkemizde de demokrasimizin standartları gün geçtikçe yükseliyor. YAŞ kararlarının yargı denetimine tabi tutulmasının vakti de artık gelmiştir ve yasama organı için bir vicdani görevdir.

Bu engel ortadan kalktıktan sonra, başkasının omuzuna basarak yükselme çabalarının, hasetlerin, kıskançlıkların, iftiraların kurbanı olmuş, subjetif değerlendirmelerin mazlumu olmuş nice İskender Pala’ların haklılığı tespit ve tescil edilecektir.

Dreyfus davası veya davaları Fransa’ya mahsus değildir. Bizim tarihimizde de nice Dreyfuslar var ama kendimiz gibi olmayanların hukukuna sahip çıkma geleneğimiz ne yazık ki güçlü değil.

Elbette her hatıra kitabında subjektif bir taraf vardır. Hatıranın sahibi elbette kendi ruh ve duygu dünyasının süzgecinden geçirerek olayları değerlendirir. Her hatıratta mutlaka akıl ile duygu çatışması vardır. Bu, türün tabiatından kaynaklanır. Bu tür kitaplar okunurken her zaman bir ihtiyat payı vardır. İskender Pala demokratikleşme çabalarının yoğunlaştığı bu günlerde böyle bir eseri ortaya çıkarmakla aynı zamanda ciddi bir yaraya parmak basmıştır.

Kapı Yayınları arasında çıkan “İki Darbe Arasında” kitabına “Bir Bahriyelinin Kahriyesi” dedim. Çünkü yaşananlar ve yazılanlar gerçekten kahredicidir. Ne var ki, yazar duygu denizini dalgalandırdıktan sonra aklıyla, aklınıza hitap ederek fırtına sonrası bir sükunet sağlamayı başarmıştır. Aslında ihtiyaç duyduğumuz da bu tavır ve üsluptur.

28 MART 2010 Tarihli ZAMAN Gazetesinden Alınmıştır.

Reklamlar

About ahmetturkan

ekonomist
Bu yazı AHMET TÜRKAN, DEMOKRASİ, EDEBİYAT, HABER-MEDYA, HAYATA DAİR, MAKALE, İSLAM içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s