Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Taraf’tan yine bomba iddia
09.02.2010 09:37
Hem hayatları hem belgeleri karartıldı. TSK’dan atılan iki subaya gönderilen evraklar çok şaşırttı.
TSK’dan ihraç edilen iki subay, Bilgi Edinme Yasası’ndan yararlanarak neden ihraç edildiklerini öğrenmek isteyince siyaha boyanmış begelerle karşılaştı.

Yüzde 80 karartılmış

Taraf gazetesinden Halin Alp’in haberine göre; Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarıyla TSK’dan ihraç edilen subaylar, İbrahim Töre, İrfan Çalışkan Bilgi Edinme Yasası’ndan yararlanarak ordudan neden ihraç edildiklerini öğrenmek için başvurunca, yüzde sekseni sansürlenmiş cevap metinleriyle karşılaştı.

Tarikatçı suçlaması

İhça edilen subaylara TSK’dan “disiplinsizlik” suçundan ihraç edildiklerini gösteren ancak gerekçeleri karartılarak sansürlenmiş belgeler verildi.

İbrahim Töre’nin ihraç belgesinde “Süleymancılar” tarikatna üye olduğu belirtilirken, bu suçlamayla ilgili delillerin tümü silaha boyanmış.

Namaz kıldığı için

Disiplinsizlik gerekçe gösterilerek TSK’dan ihraç edilen İrfan Çalışkan ise eşinin başörtülü olduğunu üniformayla namaz kılarken çekilmiş bir fotoğrafının dosyasına konulduğunu söylüyor. Ancak kendisine verilen cevapta gerekçe bölümleri karartılmış.

22 yıl orduda görev yapan Töre, emekliliğine 1 yıl 10 ay kala ordudan er olarak atılmış. 28 Şubat’tan “ers yelin estiği o karanlık günler” diye bahseden İbrahim Töre, “Başıma gelecekleri tamhin ediyordum ve hiç şaşırmadım” dedi.

Madalyası var

1994-1996 yıllar arasında Hakkari’de Özel Harekat Grup Komutanlığı yaparken “Üstün Cesaret ve Feragat” madalyası alan İrfan Çalışkan, “Öğrendiğime göre eşimin başörtülü olduğu fotoğraflarla beraber benim üniformayla namaz kılarken çekilmiş fotoğraflar hakkında delil olacak şekilde dosyama konulmuş. Bunun izahı nasıl olur?” diye soruyor.

Amerikan uçak gemisinde 4 kilise var

Belgede yazılanların aksine hiçbir tarikata üye olmadığını belirten eski Binbaşı Töre şunları söyledi: Eğer tarikata üye olmak suçsa tarikatlar kapansın. Kıdem sicilde devrelerin arasında genelde ilk sıradaydım. Şimdi ordu evine bile giremiyorum. Özlük haklarımı kullanamıyorum. Amerikalılara özeniyorum. Amerikan uçak gemisinde 4 adet kilise varmış, cami de havra da. Biz ‘peygamber ocağı’ dediğimiz ordumuza leke tondurtmayız ve ona düşman olmayız. Ancak yapılan idari hataları nasıl görmezden gelebiliriz.

İŞTE KARARTILMIŞ BELGELER
TARAF’tan yine BOMBA iddia!
09 Şubat 2010 / 08:35
Hem hayatları hem belgeleri karartıldı. TSK’dan atılan iki subaya gönderilen evraklar çok şaşırttı.
Beyaz eşyada SÜPER FİYATLAR!

TSK’dan ihraç edilen iki subay, Bilgi Edinme Yasası’ndan yararlanarak neden ihraç edildiklerini öğrenmek isteyince siyaha boyanmış begelerle karşılaştı.

Yüzde 80 karartılmış

Taraf gazetesinden Halin Alp’in haberine göre; Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarıyla TSK’dan ihraç edilen subaylar, İbrahim Töre, İrfan Çalışkan Bilgi Edinme Yasası’ndan yararlanarak ordudan neden ihraç edildiklerini öğrenmek için başvurunca, yüzde sekseni sansürlenmiş cevap metinleriyle karşılaştı.

Tarikatçı suçlaması

İhça edilen subaylara TSK’dan “disiplinsizlik” suçundan ihraç edildiklerini gösteren ancak gerekçeleri karartılarak sansürlenmiş belgeler verildi.

İbrahim Töre’nin ihraç belgesinde “Süleymancılar” tarikatna üye olduğu belirtilirken, bu suçlamayla ilgili delillerin tümü silaha boyanmış.

Namaz kıldığı için

Disiplinsizlik gerekçe gösterilerek TSK’dan ihraç edilen İrfan Çalışkan ise eşinin başörtülü olduğunu üniformayla namaz kılarken çekilmiş bir fotoğrafının dosyasına konulduğunu söylüyor. Ancak kendisine verilen cevapta gerekçe bölümleri karartılmış.

22 yıl orduda görev yapan Töre, emekliliğine 1 yıl 10 ay kala ordudan er olarak atılmış. 28 Şubat’tan “ers yelin estiği o karanlık günler” diye bahseden İbrahim Töre, “Başıma gelecekleri tamhin ediyordum ve hiç şaşırmadım” dedi.

Madalyası var

1994-1996 yıllar arasında Hakkari’de Özel Harekat Grup Komutanlığı yaparken “Üstün Cesaret ve Feragat” madalyası alan İrfan Çalışkan, “Öğrendiğime göre eşimin başörtülü olduğu fotoğraflarla beraber benim üniformayla namaz kılarken çekilmiş fotoğraflar hakkında delil olacak şekilde dosyama konulmuş. Bunun izahı nasıl olur?” diye soruyor.

Amerikan uçak gemisinde 4 kilise var

Belgede yazılanların aksine hiçbir tarikata üye olmadığını belirten eski Binbaşı Töre şunları söyledi: Eğer tarikata üye olmak suçsa tarikatlar kapansın. Kıdem sicilde devrelerin arasında genelde ilk sıradaydım. Şimdi ordu evine bile giremiyorum. Özlük haklarımı kullanamıyorum. Amerikalılara özeniyorum. Amerikan uçak gemisinde 4 adet kilise varmış, cami de havra da. Biz ‘peygamber ocağı’ dediğimiz ordumuza leke tondurtmayız ve ona düşman olmayız. Ancak yapılan idari hataları nasıl görmezden gelebiliriz.

İŞTE KARARTILMIŞ BELGELER

Güney Deniz Saha Komutanlığı’nda görevli Kurmay Albay Berk Erden intihar etti.. Erden’in özel hayatında sorunlar yaşadığı iddia ediliyor. Daha önce de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda intiharlar yaşanmıştı..

İzmir’de Güney Deniz Saha Komutanlığı’nda görev yapan Kıdemli Kurmay Albay Berk Erden’in dün saat 15.30 sıralarında lojmanda beylik tabancasıyla intihar ettiği iddia edildi. Askeri savcılık tarafından soruşturma başlatılırken, Albay Berk’in cenazesi Güney Deniz Saha Komutanlığı’nda yapılan incelemenin ardından akşam saat 21.00 sıralarında İzmir Adli Tıp Kurumu’na getirildi.

İntihar ettiği öne sürelen Albay Erden’in cenazesine otopsi işleminin bugün yapılacağı öğrenildi. Kıdemli Kurmay Albay Berk Erden’in özel yaşamındaki sorunlar nedeniyle intihar ettiği öne sürülürken İzmir Valiliği, konuyla ilgili açıklamayı Güney Deniz Saha Komutanlığı’nın ya da savcılığın yapabileceğini kaydetti.

Güney Deniz Saha Komutanlığı’nda 26 Haziran 2009 tarihinde Hakim Yarbay Tanju Ünal, makamında tabancayla intihar etmiş, askeri savcılık konuyla ilgili soruşturma başlatmıştı.

HABER7.COM yazarı Osman Özsoy’un, TSK’da son bir yılda yaşanan intihar olaylarını yazdığı yazısını okumak için linki tıklayın…

28 Şubat’ın YAŞ mağduru bir subay olan Prof. İskender Pala, ordudaki üniformalı 15 yılını ve ihracını yazdı. Erdoğan’ın hangi sözünün Pala’nın ordudan ihracında etkili oldu. ‘Namazda suçüstü’ ve Erdil Paşa’yı kızdıran an:
MURAT TOKAY’ın haberi

İskender Pala bir edebiyat profesörü, yazar… Divan edebiyatının halk kitlelerince yeniden sevilip anlaşılabilmesi için klasik şiirden ilham alan makaleler, denemeler, gazete yazıları yazdı. Seminerler, konferanslar tertip etti. Bugün geniş kitleler onu “Divan edebiyatını sevdiren adam” olarak tanıyor. Baskıları yüz binlere ulaşan iki romanın da yazıcısı o.

İskender Pala aynı zamanda YAŞ mağduru bir subay. Usta yazar yeni kitabı “İki Darbe Arasında” da pek bilinmeyen “asker kimliği”yle okur karşısına çıkıyor. 12 Eylül’ün hemen ardından başlayıp 28 Şubat sürecinde YAŞ kararıyla son bulan Deniz Kuvvetleri’ndeki 15 yılın hikayesini içeriden anlatıyor.

Kitap 15 bölümden oluşuyor. Hikâye, yazarın İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni (1979) bitirmesinden sonra askerî okullarda açılan öğretmen kontenjanına başvurmasıyla başlıyor. Sınavları geçip teğmen olarak göreve başladığındaysa sivil yaşamın rahatlığından askerî hayatın katılığına uyum sürecini okuyoruz.

Yazarı asıl zorlayanın disiplin ve kurallar değil kurumun üst kademelerinde karşılaştığı bağnaz tutum olduğunu görüyoruz. Meslekte ilk aylarındayken askerî hayatın kendine göre olmadığını fark edip istifa etmek istediğinde üstlerinden aldığı cevap, önündeki sancılı sürecin girizgâhı niteliğindedir: Bu meslek 15 günde değil, 15 yılda biter! Ama mecburi hizmetinin dolmasına birkaç ay kala “irticacı” olduğu gerekçesiyle ordudan atılıyor. İskender Pala, kitabını araştırmacı ya da romancı kimliğiyle değil, ordudan ihraç edilen mağdurlardan biri olarak, onlar adına yazdığnı belirtiyor. Yazar kitabın gelirini de YAŞ mağdurlarının kurduğu Adaleti Savunanlar Derneği’ne ve Divan Edebiyatı Vakfı’na vakfetmiş. Kitapta Güven Erkaya, İlhami Erdil, Vural Bayazıt paşalarla ilgili hatıralar da yer alıyor.

Basına yansıyan darbe planları anılarımla örtüşüyor

Hocam kitap nasıl ortaya çıktı? Kitabın önsözündeki iki cümle, “Işığı görmek isteyenler için bir mum niyetine…” ve “Umarım bu satırlar işe yarar ve filmi başa sarmayız.” cümlesi dikkatimi çekti. Bu cümlelerinizi biraz açar mısınız?

Bu kitabı yazma kararımı kolay aldığımı söyleyemem. “Bir kitabım daha olsun” gibi sığ bir düşüncenin ürünü değildir bu yüzden. Bazı insanların anılarını yazması sırf kendi tercihleri olmayabilir. Yaşadıklarınız bir tarihi sorumluluğu veya toplumsal dönüşümü etkileyen şeyler olursa bunları yazma kararı vicdanınızdan gelir. Bu yüzden İki Darbe Arasında benim yazmaktan kaçamayacağım bir kitaptı. Çünkü toz duman bir dönemin aydınlatılması ve oradaki ışığın görülmesi bazı gerçeklerin de ortaya çıkmasına yarayacaktır. 28 Şubat dönemindeki bazı gri alanları daha yakından görürsek belki bugünü anlamak ve geleceğimizi kurmak kolaylaşır ve hakikatin rehberliği yaygınlaşır. Bu bakımdan yazdıklarım kendimden ziyade benimle aynı kaderi paylaşan binlerce insanın yüreklerindeki kederlere atıfta bulunur. Filmi başa sarmaktan kastım odur ki, bir zamanlar askeriyeden atıldığımda yaşadıklarım beni içeriden vururken dışarıdan da insanların konjonktüre uyarak çil yavrusu gibi çevremden dağılıp gittiklerini görmüştüm. Şimdi tamamen iyi niyetle ve belli bir amaç için yazdığım bu satırlardan dolayı ne içeriden ne de dışarıdan aynı acıları yaşamak istemediğim için filmin başa sarılmasını temenni etmiyorum.

Kitabı belli bir amaç için yazdığınızı söylediniz. Nedir amacınız ve neden bugün? Çünkü asker ya da askerlikle ilgili yeni bir şey söylendiğinde insanlar hemen “zamanlamaya” dikkat çekerler.

28 Şubat ile sonlanan süreçte, TSK bünyesinden “disiplinsizlik” ithamıyla ve sivil veya askeri mahkemede yargılanma hakları ellerinden alınarak ihraç edilmiş üç bini aşkın subay veya astsubay mevcut. Bu insanlar halen ordudan ihraç edilmişliğin olumsuz etkileriyle yaşamaya çalışıyorlar. Maddi ve manevi pek çok kayıpları mevcut. Onca birikimlerine rağmen pek çoğu halâ iş bulmakta zorlanıyorlar. Benim bu kitabı yazmaktaki amacım, yetkili makamlar tarafından kaderdaşlarımın acılarına artık son verilmesi, ışığı görmek isteyenler tarafından iade-i itibarlarının sağlanmasıdır.

Bunu neden bugün yapıyorsunuz?

Samimi olarak söyleyebilirim ki ben anılarımı 2003 yılında yazmıştım. Unutulmasın, kaybolmasın diye. Sonraki yıllarda her şubat ayına girerken kendime “Acaba bu sene yayınlamalı mıyım?” diye sordum. Bu yıla gelesiye kadar böyle bir kitabı yayınlamanın TSK’ya zarar verebileceğini düşünerek hep erteledim. Çünkü benim TSK ile bir derdim yok; olamaz da. O benim için kutsal bir kurum; bir peygamber ocağı. Lakin o kurumun içinde bazı yanlış kişi ve uygulamalar var ise onlara da dikkat çekilmesi gerekir. Bu yıl yayınlama sebebim, artık bu üç bin insanın tahammül sınırını uzatmamak idi. Ve ben kitabı yayınlanmak üzere yayınevine gönderdiğimde, yani yayın işlemleri başlatıldığında daha ortada Balyoz adı yoktu; darbeciler ve darbe hakkında bu derece yoğun bir gündem bulunmuyordu. Dolayısıyla kitabın yayınlanmasında özel bir zamanlama kastı yoktur.

Yaklaşık 15 yılınız üniforma içinde geçti. O yılları daha çok hangi duygularla anımsarsınız? Hüzün, özlem, nefret?

Askerlik mesleği bana pek çok özellik kazandırdı, yetenek verdi, disiplin verdi, şükranla anarım; ancak anılarımın hüzün ve burukluk içinde olması, ömrümden on beş yılın, hem de 25 ila 40 yaş arasındaki en verimli, en güzel on beş yılın avuçlarımdan kayıp gittiğini düşünmek beni üzüyor. Özlem duymuyorum; nefret asla duymuyorum. Ama kalbim kırık ve kaybettiğim arkadaşlar, arkadaşlıklar, hatıralar her düşündüğümde yeniden içimi acıtıyor.

Kitaptan öğreniyoruz ki dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan’ın İlhami Erdil Paşa’yla sohbetinde sizden “Bizim İskender” diye söz etmesi TSK’dan uzaklaştırılmanızda dönüm noktası olmuş. Erdoğan bugün Başbakan, Erdil Paşa ise tutuklandı, rütbesi söküldü? Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim askerden ihraç sebebim, elbette Sayın Başbakan’ın iyi niyetle telaffuz ettiği o iki kelime değildir. Hayır, benim atılmam 28 Şubat öncesinde ülkeye hakim olan kaos zemini ve benim de o zeminde belirgin gösterge olarak yer almamdır. O söz yalnızca bardağı taşıran damla olmuştur, o kadar. Kaderin cilvesine gelince; Sayın Erdoğan bugün başbakan olmasaydı da bu kitabı elbette yazardım. Sayın Erdil için ne diyeyim, bizim seciyemizde düşmüşe vurulmaz.

Bugünlerde sıkça basına yansıyan TSK içindeki cunta faaliyetleri, darbe planları.. sizi şaşırtıyor mu?

Bu konulara zaman harcama gibi bir eğilimim olmamakla birlikte son günlerde ortaya dökülen bilgilerin benim anılarımla örtüştüğünü görüyor ve keşke yaşanmamış olsaydı diyorum.

Kitabınız bir otobiyografi, ama roman gibi ve çok akıcı yazılmış. Ne diyorsunuz, sizin beklentiniz ne?

Çok okunursa bundan elbette bahtiyarlık duyarım, ama ben çok okunması amacıyla değil, bir meseleye çözüm getirsin diye bu kitabı yazdım. Zaten gelirini de ilgili vakıflara devrettim. Tek maksadım, YAŞ mağduru insanların mağduriyetlerinin artık giderilmesidir.

İlhami Erdil’in hiddetlendiği an

Taksim’de anıta çelenk koyarken Kuzey Deniz Saha Komutanı ile Belediye Başkanı (Tayyip Erdoğan) ayaküstü konuşurlarken konu Preveze ve Barbaros olduğu için söz dönmüş dolaşmış türbeye gelmiş. Aralarında aşağı yukarı şu mealde cümleler sarf edilmiş.

İlhami Erdil: “Bizde araştırmacı bir binbaşı var. Barbaros’un vasiyetini bulup getirdi. Orada türbenin aydınlatılmasına dair de bir cümle var. Biz içeriden aydınlatmasını zaten yaptık. Dış aydınlatma için ilgili kurumlarla temas halindeyiz ve sizden de bu konuda yardım istiyoruz. Vasiyetnamede yalnızca ‘aydınlatma’ olarak geçiyormuş.”

“Barbaros’un vasiyetnamesi ha, çok ilginç. Eski yazı değil mi bu?”

“Evet bizim Arşiv Müdürü bir binbaşımız var, İskender Pala adında, eski yazıyı iyi bilir.”

“Ha!.. Siz bizim İskender’den bahsediyorsunuz!..”

“?!..”

Bu “Bizim İskender” sözünden sonra İlhami Erdil Paşa birkaç dakika düşünmüş ve Tayyip Bey’e hissettirmeden kurmay başkanına dönüp şu talimatı vermiş.

“Nereden onların İskender’i olduğu derhal araştırılsın!”

27 Eylül’de Tayyip Bey ile İlhami Paşa arasında geçen konuşma her şeyi değiştirmeye yetmiş gibiydi. Herkesin diken üstünde olduğu, duyarlılıkların had safhalara vardığı bir dönem idi. İlhami Erdil’in atılmam için ne gerekiyorsa yapılması talimatını ekimin başlarında verdiğini düşünüyorum.

Kitaptan satır başları…

“İskender Pala! Neden asker olmak istiyorsun?” diye sormuştu ortadaki güzel yüzlü beyefendi. …Günün şartları beni asker olmaya, hiç bilmediğim bir mesleğe gözü kapalı girmeye zorlamıştı. İçimden geldiği biçimde anlattım: “Üç sebepten! İlki maddi olanaklarının bolluğu; ikincisi, mesleğimi saygı duyarak yapabileceğim öğrencileri bulmak; üçüncüsü de silah taşıyıp hayatımı garanti altına almak!”

O yıl ilk defa mülakat heyetine alınmıştım.(1984).. O yıl Çingene, gayrimüslim, Alevi ve Kürt olduğu kanaati uyanan öğrenci adayları mülakatlarda elenirken, daha sonraki yıllarda Alevi olanların yerini küçükken Kur’an kursuna gitmiş olan öğrenciler aldı. Daha sonraki yıllarda bu eleme işinde o derece uç fikirler üretilir oldu ki gün geldi, “Bir elinde Kur’an var, diğer elinde Atatürk’ün Nutuk’u. Denize düştün ve tek elle yüzebileceksin, hangisini atarsın?” gibi akla mantığa ziyan sorular ortaya çıkmaya başladı.

Levent semtindeki Deniz Subay Lojmanları’nda iki başörtülü hanım vardı. Birisi benim eşim idi. … Evimize hiç olmayacak zamanda uzak bir arkadaş konuk gelmişse biliyorduk ki bizi teftiş etmekte ve ertesi gün evimizin duvarlarındaki tablolar, kütüphanemizdeki kitaplar, yerdeki halıların desenleri hakkında birilerine rapor verilecektir.

Astsubay Okulu’nda eğitim-öğretim sona erdiği günlerde deniz okulları sınav soru kitapçıklarının basımı için Karamürsel’e gittik… Bir akşam vakti matbaada günlük işler bitmiş, ben de duşa girerek abdest alıp çıkmıştım. …Yatakhane olarak kullanılan çadıra gidip ranzanın üzerinde oturarak zaten kısa olan akşam namazını kılmaya durdum. Birkaç dakika sonra binbaşılardan birisi üstünü değiştirmeye gelmiş ve ben de duymamışım. Selam verdiğim sırada göz göze geldik. Çok şaşırdı. Nasihatler etti. Ben de ona sırrımı saklaması ricasında bulundum… Namazda suçüstü(!) yakalanma tecrübesini bir daha yaşamadım; ama benim gittiğim her yere, daima adım benden önce gitti.

Levent Camii’ne gittim. O günkü şehit, karacı bir teğmen idi ve pek çok askerî birlikten izdiham derecesinde katılım olmuştu. Tabii ben yine her zamanki gibi aziz şehidimizin namazı için saf tuttum ve cenaze namazı kıldım. Meğer ne büyük bir gaf yapmışım(!). Bahçede biriken yüzlerce üniformalı çehrenin bana çevrildiğini gördüğümde anladım bunu. Hepsinin gözünde “Sen bittin!..” ifadesini taşıyan ateşli bakışlar vardı. Müzeye döner dönmez aynı gün, mesai bitmeden komutan elime sarı bir zarf tutuşturdu.

27 Eylül Preveze Deniz Zaferi’ni Anma Günü dolayısıyla Barbaros’un ruhuna bir mevlit okutulmasını teklif ettim. Tabii benim bu tekliflerim üst makamlara irticaî faaliyet olarak yansıdı.

On beş yıla varan tecrübem bana göstermiştir ki TSK, hiç kimseyi namaz kıldığı yahut eşi başörtülü olduğu için kapı dışarı etmez. Bu konuda iki bakış açısı geliştirir. Eğer namaz kılan subay veya astsubayı başkalarına gösterdiği zaman dudağında bir alaycı gülümseme ile “İşte bakınız, namaz kılan adam böyle olur.” diyebiliyorsa o kişiyi ihraç etmez. Ama eğer aynı kişiye baktığı zaman suratında bir hayret ifadesiyle “Akıl alır şey değil, bu adam da namaz kılıyor” dediği an, bilinsin ki onun ihraç kararı yazılmıştır.

28 Şubat’a birkaç gün kalmıştı. Hassas ve yaftalamacı saatleri yaşıyorduk. Bir gün tanıdıklarımdan biri “İskender Bey telefon rehberinden benim numaramı siler misin?” demez mi, o günü hiç unutamam.

Zaman-Pazar

Başbakan Erdoğan’ın eşinin GATA’ya alınmayışıyla ilgili hatırasında “Anlatacak çok şey olduğunu” söylemesi basında hayli merak uyandırdı.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un “Keşke olmasaydı” dediği bu hadise, hâlâ her gün yaşanıyor. Başörtülü kadınlar ne Orduevi’ndeki yakınlarının düğünlerine gidebiliyor ne de asker hastalarını ziyaret edebiliyor. Hadiseyi sadece “çok özel durum” olarak Başbakan’ın eşiyle sınırlandırarak “Keşke olmasaydı” demek pek fazla anlam ifade etmiyor.

“Anlatacak çok şey var aslında.” dedi ya Başbakan. Ben aksini düşünüyorum. Anlatacak çok şey kalmadı aslında. Defalarca anlatıldı, yazıldı, çizildi. Sadece işitecek kulak, düşünecek akıl, uygulayacak cesaret lazımdı. Şimdi yeni yeni “Keşke olmasaydı” noktasına gelebildik hiç değilse…

Bu hadise ve öncesinde ortaya atılan Balyoz Harekât Planı hakkında konuşan Orgeneral Başbuğ’un masayı yumruklayarak “Allah Allah” nidalarına dair sözleri, 16 Ekim 1997′de Akşam Gazetesi’nde yazdığım bir yazıyı hatırlattı bana.

” Allah Allah yerine yeah ve hurra!” başlıklı yazıda, Orgeneral Başbuğ’a “Keşke olmasaydı!” dedirtecek hikâyeler de mevcut..

İşte o yazı.

***

“Şanlıurfalı Topçu Yüzbaşı Abdulmuttalip Yıldırım’ın YAŞ kararıyla ordudan atılmasından sonra bunalıma girip intihar etmesi beni de bunalıma soktu. İntiharın inkâra yakın bir suç olduğunu bilecek kadar inançlı bir insan olmasına rağmen, onu bu eyleme sürükleyen çaresizliği ve zulmü düşündükçe isyan ediyorum.

Yüzbaşı Yıldırım’ın eski silah arkadaşlarından biri ile karşılaştım tesadüfen. İntiharını benden öğrendi ve perişan oldu. Yıldırım’ı çok yakından tanıyor ve seviyordu:

“Anadan doğma dört dörtlük bir askerdi” dedi. “Deli dolu bir insandı, her hareketinden hayat fışkırıyordu. Çok sağlam bir karakteri vardı.”

Bu nitelikler onu kurtaramamıştı ne yazık ki. Eski silah arkadaşının söylediğine göre, namazla niyazla tanışması da çok eski değilmiş Yüzbaşı Yıldırım’ın.

Ben re’sen emekli edilenlerin ne kadar maaş alabildiklerini sordum:

“Çok az” dedi. “Bizde emekli olurken alınacak kıdem tazminatı önemlidir. Fakat re’sen emekli edilenlerin bu hakkı yanar. Emekli maaşları da düşüktür. O maaşla geçinmek, hele Abdulmuttalip Yüzbaşı gibi 3 çocuk babası bir subay için mümkün değildir.”

Dindar oldukları için ordudan atılan subaylarla ilgili birkaç anekdot anlattı.

“Bir albay vardı. Adamcağızın dinle diyanetle hiç ilgisi yoktu. Her akşam çilingir sofrası kurar, içkiyi çok severdi. Albaylığına kadar hep böyleydi. Doğu’da görev yaparken, köyün birinde yaşlı bir adamla dost olmuş, onun sohbetlerinden etkilenmiş, içkiyi bırakmış, namaza başlamış. Çok geçmedi, namaz kıldığı tespit edildi ve albay ordudan atıldı.”

Söz konusu albay, ordudan atıldıktan sonra bir perde fabrikasında iş bulup çalışmaya başlamış. Ancak fabrika yöneticileri bir kısım askerler tarafından, “Bu adam irticacıdır, ordudan atılmıştır, ona iş vermeniz yasaktır” diye ihtar edilmiş. Fabrika da bu baskılar karşısında albayın işine son vermek zorunda kalmış.

“Ne yapıyor şimdi o Albay?” diye sordum.

“Süpürge satıyor” dedi Yüzbaşı Yıldırım’ın eski silah arkadaşı.

Ve ordudan atıldıktan sonra sıkı takip altına alınan ve girdikleri özel şirketlerden bile çıkarttırılan eski subaylarla ilgili pek çok şey anlattı.

“Ne olacak, bu işin sonu nereye varacak bilmiyorum” dedi.

Merak ettiğim bir şey vardı. Bu baskılar, asker arasındaki maneviyatı nasıl etkiliyor? Dindarlığa eğilimi olanlar siniyor, azalıyor mu? Savaş anında tüfeğiyle birlikte dini inançlarına sarılarak “Allah Allah” nidasıyla düşman üstüne yürüyen askerler, şimdi inancını açıklamaktan ve yaşamaktan korkar bir halde mi?

Güldü:

“Eğitimde bir nevi savaş tatbikatı olan tüfekli hareketlerde eskiden düşmana son darbeyi indiren vuruşu yaparken Allah diye bağırılırdı. Şimdi Allah nidası değiştirildi, yerine Amerikalıların yeah nidası konuldu. Saldırı tatbikatında da Allah Allah yerine, hurra diye bağırılıyor. Fakat bu emir bir türlü tatbik edilemiyor, çünkü askerlerin çoğu içinden geldiği gibi Allah diye bağırmaya devam ediyor. Özellikle Güneydoğu’da görevlendirilen subaylar arasında ateist gidip dindar dönenleri çok gördüm. Aksine bir artıştan bile söz edilebilir.”

Yıllar önce üniversitelerde başörtüsü zulmü başladığında dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e yazdığım açık mektuptan bir cümleyi hatırladım:

“Dini inançlara baskı yapmak, yün çırpmaya benzer. Vurdukça kabarır.”

Türlü baskılarla Sistem’i koruduklarını zannedenler, tıpkı Yüzbaşı Abdulmuttalip Yıldırım gibi, onu da kaçınılmaz bir intihara sürüklediklerinin farkındalar mı acaba?

***

Bu yazı 1997′de yazılmıştı. Ben askerlik görevimi 1986-87 arasında yaptım, bize de talimde “Yeah” ve “Hurra” diye bağırmamızı söylemişlerdi. Ancak “Allah” diye bağıranlar hayli fazlaydı ve bu tercihi subayların çoğu duymazdan geliyor, ses çıkarmıyorlardı.

Genelkurmay Başkanı Başbuğ, konuşmasında askerin “Allah Allah” diye bağırarak talim yaptığını söylediğinde “Demek ki durum düzelmiş” diye düşünmüştüm.

Merakımı yenemedim, birkaç hafta önce tezkere alan genç bir akrabama sordum; “Biz de yeah ve hurra diye bağırdık.” dedi.

Kafam karıştı yeniden.

Başbuğ Paşa’nın sözünü ettiği mevcut talimatname ile uygulamalar arasında mı fark var acaba?

Ahmet TEZCAN
a.tezcan@zaman.com.tr

07 Şubat 2010, Pazar

EMASYA, Darbe Kanunu Gibiydi

ASDER Genel Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile, EMASYA protokolü ve İç Hizmet Kanunu gibi tartışılan konuları değerlendirdik.
05 Şubat 2010 Cuma 06:00

Kaynak: analitik bakış

Analitik Bakış: EMASYA’nın kaldırılması, TSK’nın İç Hizmet Kanunu’nun kaldırılması ve kırmızı kitabın değişmesi hükümetin gündeminde. Sizin bu konular hakkındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞME ÇALIŞMALARI HIZLANDIRILMALIDIR
Prof. Dr. Nevzat Tarhan: Bu konular ASDER olarak uzun zamandır bizim dile getirdiğimiz bir konu idi. Şu anda TSK’ da darbeci bir damar varsa, cuntacı bir kadrolaşma varsa bu kadrolaşmanın dayandığı hukuki dayanaklar var. Bu darbeciliğin üçayağı vardır. Ve bunun ilk ayağı da kadrolaşmadır. İkincisi yasal dayanaklardır. İç hizmetin 35. Maddesi, Milli Güvenlik Strateji belgesi, EMASYA protokolü gibi. Üçüncüsü de istikrarsızlığın olmasıdır. Şimdi bu ikisi oluşmuşken üçüncüsünün yani istikrarsızlığın olması için rahatlıkla bir senaryo oluşturabilir. Burada bu yasal dayanakların kaldırılması darbeciliğin üçayağının önemli kısmına darbe vurduğu için darbeciliği imkânsız hale getiriyor. Milli güvenlik strateji belgesinde cuntacılık iç tehdit olarak algılanmıyor. Hâlbuki Türkiye darbe ve muhtıralarla karşı karşıya kaldı. Bu durumda da Milli güvenlik strateji belgesinde darbeciliğin suç olduğunun yazılması gerekiyor. Milli güvenlik strateji belgesi darbeciliği suç olarak görmeyenler tarafından yazılmıştır. Bu belgenin sivilleşmesi gerekiyor. İktidar 8 senedir devletin başında ve bu sivilleşmeyi yapamadı. Şu anda da bazı adımlar atıyor ama her an geri adım atabilir endişesi var. Bizim ASDER olarak gözlemimiz böyle durumlarda bir şekilde güreşçilerin ‘el ense çekmesi’ gibi güç odaklarının güç denemesi şeklinde bir pazarlık eğilimleri var. Türkiye’de şu anda konjonktür ve siyaset bu belgenin değişmesini istiyor.Eğer bu değişimi yapamazlarsa iktidarın muktedir olamadığının işaretidir bu durum. Düşünün EMASYA gereğince bir operasyon yapılıyor ve bu operasyonda bir asker kazayla ölüyor. Böyle durumlarda burada TCK değil de askerlik kanunu geçerlidir deniliyor; ancak bir protokol yasayı etkileyemez. Bunlar hukuki denetimden geçmeden yapılmış uygulamalardır. EMASYA’nın kendisi bizzat darbe yasası gibidir.ÇÖZÜM YOLUNDA SOMUT ADIMLAR ATILMALIDIR

Doğal hukuka uymayan bir durumda Meclis bu durumu düzeltemiyor. İçişleri bakanlığı ve Başbakanlık bu konuda hep “uzlaşma” yolunu seçti. 2005’te bu konuda Genelkurmaya bir yazı yazılmış dokuz ay sonra “olumsuz” cevabı gelmiş. Böyle bir durumda olumsuz bir cevabın gelmesi üzerine toplumun ihtiyacını göz ardı etmek yanlıştır. Siyasi iktidarın bu konuda hiçbir şey yapmama konforu yoktur. Şu anda da aynı şekilde, Türkiye’ye yapılacak en büyük kötülük Türkiye’nin demokratikleşmesini engellemektir.Bakın iç tehdit sıralamasında 12 tane madde var. Bunların arasında kara para aklama bile iç tehdit olarak değerlendirilirken cuntacılık iç tehdit olarak değerlendirilmiyor. Burada irticadan ne anlaşılır? Çetecilikten ne anlaşılır? Hepsinin açıkça belirtilmesi gerekiyor. Bunu hazırlayanlar kafalarına göre içeriğini doldurmuş. Mesela ‘irtica’nın içeriğine “kutlu doğum haftasında ilahi okuyan çocuklar” diye not düşülüyor.

Sonra da askere ‘Neden böyle yaptınız diyoruz?’ Sivil irade, askere böyle bir görev vermiş. Bu durumda da sadece askerleri suçlamamak gerekiyor. Yani sivil iradenin burada açık ve net davranmaması var. Sivil irade harekete geçmeli ve gerekeni yapmalı tespitini yapmamız da, “bekâra karı boşamak kolay” şeklinde algılanabilir.Ancak bunu bu tarzda değil bir evlilik uzmanının tehlikeye giden bir evliliği kurtarmak için çözüm önerisi olarak anlamak gerekir. Burada yapılması gerekeni yapmayıp, birkaç gürültücünün istekleri prim yaptığı için, birkaç kişiyi memnun etmek için, büyük çoğunluğa zarar vermek gibi bir özgürlüğü yok siyasal iktidarın. Bu yapılmadığı takdirde önümüzdeki seçimlerde tahmin ediyorum ki tepki oyları başka partilere kayacaktır.

İnsanlar, “7-8 yıldır basit bir belgeyi bile değiştiremediler, demek ki siyasi iktidar muktedir değil” diyerek tepkisini gösterebilir. Bu konuda somut adımlar atılmalıdır. Biz bir şeylerin iyiye gittiğini gözlemliyoruz. 2004’ün sonlarından beri ASDER, Ankara’da Milli irade ile ilgili bir panel yapmıştı. Darbe planlarının konuşulduğu zaman, ‘Darbe çözüm değildir’ diye bir panel yapmıştı. Silahlı kuvvetlerdeki kadrolaşmadan bahsetmiştik. O zaman bunu söyleyenler yalnızdı. Ama şu anda toplumun önemli bir kesimi de bizim o gün söylediklerimizi savunuyor.

Analitik Bakış: Başbakan EMASYA’yı ve iç hizmet kanununu kast ederek dedi ki “Yedi yıldır bazı şeyler yapmak için toplumun olgunlaşmasını bekledik.” Bahsettiğiniz gecikmeyi bu minvalde mi değerlendirmek gerekiyor? Yoksa bahsettiğiniz gibi farklı bir durum mu var?

SABOTELER DEVREYE GİRMEDEN HAREKETE GEÇİLMELİDİR

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: Toplumun olgunlaşmasını beklemek burada iyi niyetli bir yaklaşımdır. Fakat bu olgunlaşma konusunda zamanı kaçırırsanız yemek yanar. Şu anda yemek pişme aşamasından yanma aşamasına gelmiştir. Çünkü işin içinde farklı oyunlar var.İleride birtakım sabotajlar devreye girebilecektir. Toplumun bu konuda bekletilerek ümidinin çalınmasına kimsenin hakkı yok. Analitik Bakış: Çok teşekkür ederiz.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: Rica ederim. Prof. Dr. Nevzat Tarhan Kimdir?Merzifon’da 1952 yılında doğdu. 1969 yılında Kuleli Askeri Lisesini 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıta hizmetinden sonra 1982 yılında GATA’da Psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu’da hastane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa’da yardımcı Doçent (1988) ve Doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve Profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve Adli Tıp Kurumunda bilirkişilik yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. Halen Memory Center isimli Nöropsikiyatri Merkezi’nin yöneticiliğini, Türkiye’nin ilk nöropsikiyatri hastanesi olan NPİSTANBUL Nöropsikiyatri Hastanesi’nin Yönetim Kurulu Başkanlığını ve (İDER) İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı ve ASDER’in Başkanlığını yapmaktadır.

Uğur Canbolat
İşletme MüdürüMemory Center Nöropsikiyatri Merkezi
www.mcaturk.comcanbolat@mcaturk.com canbolatugur@gmail.com
Bağdat Cad. No: 109/A 34724 Feneryolu Kadıköy / İstanbul
Santral: (216) 418 15 00 Faks: (216) 418 15 30

Eski Gönderiler »